DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR VE
ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ
1.
Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hal değil,
Sormayın hiç
Laaaaal...
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yarin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem
Olancası bir tutam can,
Kadasına, belasına sunduğum,
Ben öleydim loooy...
Elim boş,
Ayağım pusu.
Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim.
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir Kalesi...
2.
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan...
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı...
3.
Hamravat suyu dondu,
Diclede dört parmak buz,
Biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa,
Çayı kardan demliyoruz.
Anam sır gibi saklar siyatiğini,
"Yel" der, "Baharın geçer".
Bacım, ikicanlı, ağır,
Güzel kızdır, bilirsin.
İlki bu, bir yandan saklı utanır
Ve bir yandan korkar
Ölürüm deyi.
Bir can daha çoğalacağız bu kış.
Bebeğim, neremde saklayım seni?
Hoş gelir,
Safa gelir,
Ahmed ARİF'in yeğeni...
4.
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...
Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...
Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü...
AHMED ARİF
2 Haziran 2008 Pazartesi
HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
AHMED ARİF
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
AHMED ARİF
AHMED ARİF
«Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken»
«Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed Arif Diyarbakır’lı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle “halk olarak sanatın” dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikle, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.
Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım, Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç-dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç-dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hattâ yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te raslıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi, Otuzüç Kurşun'da:
Yakışıklı
Hafif
İyi süvari
mısralarının;
yine aynı şiirde:
ve karaca sürüsü
Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.
Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü» ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım surda sanırım: Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur. «Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncül bir tavrı var. Otuzüç Kurşun'da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım. Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda’daki coğrafya’nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan timinde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.
Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
«Dostuna yarasını gösterir gibi».
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak.
Cemal SÜREYA
Papirüs — Ocak 1969
«Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken»
«Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed Arif Diyarbakır’lı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle “halk olarak sanatın” dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikle, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.
Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım, Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç-dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç-dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hattâ yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te raslıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi, Otuzüç Kurşun'da:
Yakışıklı
Hafif
İyi süvari
mısralarının;
yine aynı şiirde:
ve karaca sürüsü
Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.
Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü» ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım surda sanırım: Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur. «Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncül bir tavrı var. Otuzüç Kurşun'da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım. Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda’daki coğrafya’nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan timinde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.
Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
«Dostuna yarasını gösterir gibi».
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak.
Cemal SÜREYA
Papirüs — Ocak 1969
“HER BİRİ BİR KIZDA KALDI
BİRÇOĞU DA POLİSTE ŞİİRLERİMİN...”
AHMED ARİF — Urfa’da ortaokul olduğu için Urfa’ya gittik. Çünkü Siverek’te ortaokul yoktu. Urfa’da bizi azınlık, hatta gâvur gibi karşıladılar. Orada benim 20-25 yaşında abilerim oldu. Hepsiyle sınıf arkadaşıydık. Okullar şimdiki gibi değildi. Cumhuriyetin ilk yılları. Yedi yaşında gelen de var okula, on beş yaşında gelen de...
Neden mi anlatıyorum bunları? Bu karmaşada biz o büyüklerin kavgalarına karışırdık. Dinlemezdik. O sırada bıçak da işlerdi, muşta da çalışırdı.
— Peki ne zaman başladı? Ortaokulda şiir var mı?
AHMED ARİF — Ortaokulda şiir oldu. Benim bir arkadaşım, bir abim vardı. Bütün ömrümce sanıyorum en sevdiğim biri oldu. Bekir Abi, Bekir Bucak. Şiirden önce bunu anlatmak istiyorum.
Ünlü Faik Bucak var. Avukattı, öldürdüler. Bekir Abi, Bucak ailesinden Faik Abi’den sonra geliyor. Ben Bekir Abi’nin arkadaşıyım.
Mesela bir Hasan Basri var. Gangster. Bütün esnafı haraca kesmiş, vergiye bağlamış. Hatta efsanesi var. Bir gün alaydan makineli tüfek çalmış. Urfa kalesine gitmiş. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yere makineliyi kurmuş. Öyle bir efsane anlatırlardı.
Bekir Bucak, gözümün önünde Hasan Basri’yi kaldırdı, palaskasından yakaladı, karpuz gibi yere vurdu. Hasan Basri mavi keten bir kumaştan entari giyerdi. Şimdi blucin diyorlar ya, onun gibi. Bu kumaş ünlüdür Urfa’da. Kendirciler o entariyi giyer, mavi, çivit rengi bir entaridir o. Beline palaska bağlarlar.
Hasan Basri de bayağı babayiğit bir adamdı. Bekir Bucak onu karpuz gibi yere vurunca, bu olay yarım saat içinde bütün Urfa’da duyuldu. Ondan sonra biz öyle çarşılardan geçerken kimse bize yan bakamazdı.
Bir de şu var: Benim ablam Urfa’ya gelin gittiği için, onlarda çok ünlü bir aileydi, hâlâ da öyledir. Demirkollar derler. Ondan dolayı çekinirlerdi. Bana sataşmazlardı.
— Şiirden söz edecektik...
AHMED ARİF — Evet, ortaokuldayken şiir başladı. İstanbul’da çıkan “Yeni Mecmua”ya gönderdim. Yayımlanıp yayımlanmadığını bilemiyorum.
Ama oradan bir cevap geldi. Onu hatırlıyorum.
— Ne diyordu cevapta?
AHMED ARİF — Beni övüyor, çok kabiliyetli olduğumu söylüyordu. Yazmaya devam etmemi belirtiyordu.
— Şiirle nasıl buluşmuştun?
AHMED ARİF — Bizim için o zaman en büyük şair Faruk Nafiz’di. Ama ortaokuldayken ben Nâzım Hikmet’i okuyordum. Nâzım Hikmet’in ne olduğunu bilmiyordum, ama okuyordum.
— Nasıl oluyor bu?
AHMED ARİF — Her halkevinin bir kitaplığı vardı. Yaz kış bu kitaplığa girmek serbestti. Hele yazın çok iyiydi. Gölge. Türkiye’de çıkan bütün dergiler gelirdi oraya. Ayrıca her ildeki halkevi bir dergi çıkarırdı. Mesela İzmir Halkevi’nin çıkardığı “Fikirler” dergisi. Bugün bile o kalitede bir edebiyat dergisi bulmak biraz zor. Isparta Halkevi “Ün” diye bir dergi çıkarıyordu, Afyon Halkevi “Taşpınar”, Diyarbakır Halkevi “Karacadağ”.
Buna benzer birçok dergi var. Bunları hep okuyoruz. Nâzım Hikmet’in “835 Satır”ını, “Gece Gelen Telgraf”ını, “Taranta Babu’ya Mektuplar”ını ben ortaokuldayken okudum. Ayrıca yine o yıllarda André Gide’i bulmam, benim için çok olumlu bir tesadüf olmuştur.
— Şiirler tabii hep hece vezniyle...
AHMED ARİF — Tabii yazdıklarım hep hece vezniyleydi. O şiirleri şimdi iyi hatırlamıyorum. Dediğim gibi, Faruk Nafiz’i çok seviyorduk. Çünkü bir Türkçe öğretmenimiz vardı, Yusuf Bey, o çok şairane okuyordu Faruk Nafiz’in şiirlerini. Sınıfta beni kaldırır şiirler okuturdu. “Çoban Çeşmesi”ni bana ezberletmişti. Gerektiğinde ben okurdum. Gerçekten de severek, duygulanarak okurdum.
— Ve lise yıllarına geldik...
AHMED ARİF — Liseye ben Afyon’da başladım. Yatılı olarak okudum. Diyarbakır’da da bir lise var ama, babam oraya vermedi. Çünkü bütün arkadaşlarım, sevdiğim arkadaşlarım, çocukluk arkadaşlarım, hepsinin tuzu kuruydu. Varlıklı aile çocuklarıydılar. Okumak umurlarında değildi. Delikanlılık çağı işte, orda çapkınlıkla, kabadayılıkla vakit geçiriyorlardı. Babam, “Bu çocuk Diyarbakır’da okumaz” derdi. Hatta onun bir deyişi vardı: “Bu, burda ya kaçakçı olur ya gangster. Bunu öldürürler. Oğlum bu okulda okumaz. Çünkü arkadaşlarına uymak zorunda.”
Bir Mustafa vardı benim çocukluk arkadaşım. Polislerin elinden Arabı kurtardığımız Mustafa. Mustafa sınıfa girdiğinde Diyarbakır Lisesi’nde gömleğini kaldırıyor. Üç bomba sağında, üç bomba solunda. Lider yani. Anla nasıl bir lise. O bakımdan babam belki haklı. Mustafa ile duygu yakınlığımız çok birbirimize. Onun babası beni yasak ediyor, benim babam onu, konuşmayalım diye. Biz ise birbirimizden imkânsız ayrılmıyoruz. Çok bağlıyız.
Bu nedenle bana en uygun lise diye Afyon’u buldular. Bir de şu var: Abim o sırada Isparta Ortaokulu’nda öğretmen. Yakın olursa belki benimle ilgilenir. Abimin ayrıca Afyon Lisesi’nde arkadaşları var.
Şunu da belirteyim. Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar bu lisedeydi.
Bir Cemal Hoca vardı, Cemal Tanaç. Matematik dersine gelirdi. Onun hanımı vardı, Mevhibe Hanım. Bütün sınıf âşıktık ona. Dünya güzeliydi. Taparcasına seviyorduk. Dokuz alırsak onurumuz kırılırdı. O kadar çok çalışırdık. Cemal Hoca hepimizi Teknik Üniversite’ye gidecekmişiz gibi çalıştırırdı.
— Edebiyat hocanız?
AHMED ARİF — Edebiyat Hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitabından çok roman okuturdu bize. Lisede ben André Malraux’yu, Max Beer’i, Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Gustava Flaubert’i, özellikle de Emile Zola’yı okudum hep. Gündüz Hoca bir karar aldırmıştı Öğretmenler Kurulu’nda. Her çocuk gece mütalaalarında roman okuyabilir diye. Nöbetçi hocalar karışmazlardı. Ama roman okuyan mutlaka bir özet çıkarırdı. Onu da izlerdi Gündüz Hoca yani.
Bir anımı anlatayım. Çocuğun biri, şimdi avukat, Kel Sabri diye biri, Cahit Uçuk’un bir kitabını, “Dikenli Çit”i okuyor. Bunu gören Gündüz Hoca çocuğu bir dövdü, bir dövdü niye bu kitabı okuyorsun diye...
Oysa Gündüz Hoca çok efendi bir adam. Melek gibi. Hep şaştık, bu hoca nasıl adam döver. Asabı bozulmuş. Yani “Ne demek oluyor, benim öğrencim nasıl oluyor da Cahit Uçuk’u okuyor” diye sinirlenmiş. Bunu kendisine bir hakaret sayıyor.
Diyeceğim liseye bir Faruk Nafiz hayranı olarak geldik, bir edebiyat hazinesine düştük.
Yine o sıralar bir Cahit Erencan vardı. Yani şimdiki Cahit Külebi. Gündüz Hoca’nın arkadaşı o da. Çok güzel şiirleri vardı. Onun ben “Pembe Mantolu Kıza” şiirini okurkan sarhoş olurdum. Kendimden geçerdim. Bütün okul dinlerdi beni. Şöyle biterdi şiir, şimdi de aklımda:
“Avareyim yeşil bir denizaltı şehrinde
Ve sabahlara kadar şarkı söylüyorum.”
Bu şiirler çok yeni şiirler. Yine Muhip Dıranas ve özellikle Behçet Hoca. Behçet Necati. O zaman Behçet Gönül’dü, sonra Necatigil oldu.
Şarap içmeden de insanı sarhoş eden şiirler onlar.
İşte o yıllar... Yıl 1943 olmalı. Taş çatlasa 16-17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyordum.
Defterler dolusu şiirim vardı. Gecede 8-10 sayfa yazardım. Elbette kaliteli olanı vardı, olmayanı. Her biri bir kızda kaldı. Birçoğu da poliste... Geri alamadım, vermiyorlar...
— Polis vermese de kızlar da mı..?
AHMED ARİF — Kızlar da... Vermiyorlar. Ben isterim. Çocukluğumun bir fotoğrafı, beynimin bir fotoğrafıdır onlar. Yüreğimin fotoğrafı...
— Hiç yayımlandı mı bunlar?
AHMED ARİF — Bir kısmı çıktı. Ben böyle şeyden hoşlanmam ama, sonra öğrendim. Dergilerde ustaları acemiler yanyana gelmez. Bugün de böyledir.
Bir dergi, “Seçme Şiirler Demeti” diye kuşe kâğıda basılıyor, renkli desenler, kırlangıçlar, serçeler, sarmaşıklar filan. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım o zaman. Torunundan bile küçüğüm.
Bir de on lira para geliyor. Telif hakkı. Ben parayı alamazdım. Çünkü öğrenciyim ve Ahmed Arif kimliğim yok. Parayı hocalarımdan ya muavin Nazif Hoca alırdı, mutemet, getirir verirdi; ya da Haluk Nurbaki’nin babası Edip Ali Bey vardı Fransızca hocamız, o alırdı.
Düşün, babam harçlık olarak ayda beş lira gönderirdi. On lira bunun için büyük paraydı. Ama paradan öte Afyon’da gerçekten büyük şairler vardı. Bütün şiirleri okurduk. Dergileri okurduk. Böylece kendi kendimize bir ölçüye varırdık.
Bizim sınıfta bir Faruk Menderesli vardı. Bugünkü profesyoneller kadar güzel şiirler yazardı. Sonra öğretmen oldu. Çivrilliydi. Hayran olunacak bir güzelliği vardı şiirlerinin. Asıl adı Faruk Bayramoğlu. Dergilerde şiirleri çıkıyordu.
Sonra Kenan Harun vardı. O bizim abimizdi. Bizden daha eski bir öğrenciydi. Afyon’dan ayrıldı. Hayriye’den mezun oldu. Özel liseden yani... Usta ve çok iyi bir şairdi.
Ben işte o yıllarda bu tarz şiirler yazdım. Biraz Nâzım Hikmet, biraz Ahmet Hamdi Tanpınar, biraz Ahmet Muhip, biraz Cahit Külebi, biraz Behçet Necatigil, bunlarla beslene beslene, bunları sindire sindire, hep böyle yalpalaya yalpalaya, ama hiçbir zaman iyinin altında, yani ortaya yakın yazmayarak, kaliteli şiirler yazdım. Sonra 1947-48 yıllarında kendimi bir sorguya çektim. Bir muhasebe yaptım. Kendime sordum, nasıl olacak bu diye...
— Lise bitmişti yani...
AHMED ARİF — Evet, lise bitti. Oturup düşündüm. Böyle gidecekse ne olur? Sen ne olursun? Muhip’ten daha büyük bir şair mi olursun? Cahit Külebi’den daha mı büyük olacaksın? Ben böyle kendi kendimle sorguda iken oturup “Otuzüç Kurşun”u yazdım.
“İNSANIN KENDİ KÖKLERİNİ ARAŞTIRMASI
ÇOK ÖNEMLİ...”
AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u? Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.
Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, cinayetler... Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele...
“Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.
— Onları neden yayımlamadın?
AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.
— “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?
AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi...
“Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”
Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.
— “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama...
AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.
— Neden diye sorabilir miyim?
AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.
Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.
— Nedir bu getirdikleri yorum?
AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin... Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.
Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, bir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.
NOT: Bu röportaj Refik DURBAŞ ’ın Ahmed Arif Anlatıyor:Kalbim Dinamit Kuyusu adlı kitabından alınmıştır.
BİRÇOĞU DA POLİSTE ŞİİRLERİMİN...”
AHMED ARİF — Urfa’da ortaokul olduğu için Urfa’ya gittik. Çünkü Siverek’te ortaokul yoktu. Urfa’da bizi azınlık, hatta gâvur gibi karşıladılar. Orada benim 20-25 yaşında abilerim oldu. Hepsiyle sınıf arkadaşıydık. Okullar şimdiki gibi değildi. Cumhuriyetin ilk yılları. Yedi yaşında gelen de var okula, on beş yaşında gelen de...
Neden mi anlatıyorum bunları? Bu karmaşada biz o büyüklerin kavgalarına karışırdık. Dinlemezdik. O sırada bıçak da işlerdi, muşta da çalışırdı.
— Peki ne zaman başladı? Ortaokulda şiir var mı?
AHMED ARİF — Ortaokulda şiir oldu. Benim bir arkadaşım, bir abim vardı. Bütün ömrümce sanıyorum en sevdiğim biri oldu. Bekir Abi, Bekir Bucak. Şiirden önce bunu anlatmak istiyorum.
Ünlü Faik Bucak var. Avukattı, öldürdüler. Bekir Abi, Bucak ailesinden Faik Abi’den sonra geliyor. Ben Bekir Abi’nin arkadaşıyım.
Mesela bir Hasan Basri var. Gangster. Bütün esnafı haraca kesmiş, vergiye bağlamış. Hatta efsanesi var. Bir gün alaydan makineli tüfek çalmış. Urfa kalesine gitmiş. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yere makineliyi kurmuş. Öyle bir efsane anlatırlardı.
Bekir Bucak, gözümün önünde Hasan Basri’yi kaldırdı, palaskasından yakaladı, karpuz gibi yere vurdu. Hasan Basri mavi keten bir kumaştan entari giyerdi. Şimdi blucin diyorlar ya, onun gibi. Bu kumaş ünlüdür Urfa’da. Kendirciler o entariyi giyer, mavi, çivit rengi bir entaridir o. Beline palaska bağlarlar.
Hasan Basri de bayağı babayiğit bir adamdı. Bekir Bucak onu karpuz gibi yere vurunca, bu olay yarım saat içinde bütün Urfa’da duyuldu. Ondan sonra biz öyle çarşılardan geçerken kimse bize yan bakamazdı.
Bir de şu var: Benim ablam Urfa’ya gelin gittiği için, onlarda çok ünlü bir aileydi, hâlâ da öyledir. Demirkollar derler. Ondan dolayı çekinirlerdi. Bana sataşmazlardı.
— Şiirden söz edecektik...
AHMED ARİF — Evet, ortaokuldayken şiir başladı. İstanbul’da çıkan “Yeni Mecmua”ya gönderdim. Yayımlanıp yayımlanmadığını bilemiyorum.
Ama oradan bir cevap geldi. Onu hatırlıyorum.
— Ne diyordu cevapta?
AHMED ARİF — Beni övüyor, çok kabiliyetli olduğumu söylüyordu. Yazmaya devam etmemi belirtiyordu.
— Şiirle nasıl buluşmuştun?
AHMED ARİF — Bizim için o zaman en büyük şair Faruk Nafiz’di. Ama ortaokuldayken ben Nâzım Hikmet’i okuyordum. Nâzım Hikmet’in ne olduğunu bilmiyordum, ama okuyordum.
— Nasıl oluyor bu?
AHMED ARİF — Her halkevinin bir kitaplığı vardı. Yaz kış bu kitaplığa girmek serbestti. Hele yazın çok iyiydi. Gölge. Türkiye’de çıkan bütün dergiler gelirdi oraya. Ayrıca her ildeki halkevi bir dergi çıkarırdı. Mesela İzmir Halkevi’nin çıkardığı “Fikirler” dergisi. Bugün bile o kalitede bir edebiyat dergisi bulmak biraz zor. Isparta Halkevi “Ün” diye bir dergi çıkarıyordu, Afyon Halkevi “Taşpınar”, Diyarbakır Halkevi “Karacadağ”.
Buna benzer birçok dergi var. Bunları hep okuyoruz. Nâzım Hikmet’in “835 Satır”ını, “Gece Gelen Telgraf”ını, “Taranta Babu’ya Mektuplar”ını ben ortaokuldayken okudum. Ayrıca yine o yıllarda André Gide’i bulmam, benim için çok olumlu bir tesadüf olmuştur.
— Şiirler tabii hep hece vezniyle...
AHMED ARİF — Tabii yazdıklarım hep hece vezniyleydi. O şiirleri şimdi iyi hatırlamıyorum. Dediğim gibi, Faruk Nafiz’i çok seviyorduk. Çünkü bir Türkçe öğretmenimiz vardı, Yusuf Bey, o çok şairane okuyordu Faruk Nafiz’in şiirlerini. Sınıfta beni kaldırır şiirler okuturdu. “Çoban Çeşmesi”ni bana ezberletmişti. Gerektiğinde ben okurdum. Gerçekten de severek, duygulanarak okurdum.
— Ve lise yıllarına geldik...
AHMED ARİF — Liseye ben Afyon’da başladım. Yatılı olarak okudum. Diyarbakır’da da bir lise var ama, babam oraya vermedi. Çünkü bütün arkadaşlarım, sevdiğim arkadaşlarım, çocukluk arkadaşlarım, hepsinin tuzu kuruydu. Varlıklı aile çocuklarıydılar. Okumak umurlarında değildi. Delikanlılık çağı işte, orda çapkınlıkla, kabadayılıkla vakit geçiriyorlardı. Babam, “Bu çocuk Diyarbakır’da okumaz” derdi. Hatta onun bir deyişi vardı: “Bu, burda ya kaçakçı olur ya gangster. Bunu öldürürler. Oğlum bu okulda okumaz. Çünkü arkadaşlarına uymak zorunda.”
Bir Mustafa vardı benim çocukluk arkadaşım. Polislerin elinden Arabı kurtardığımız Mustafa. Mustafa sınıfa girdiğinde Diyarbakır Lisesi’nde gömleğini kaldırıyor. Üç bomba sağında, üç bomba solunda. Lider yani. Anla nasıl bir lise. O bakımdan babam belki haklı. Mustafa ile duygu yakınlığımız çok birbirimize. Onun babası beni yasak ediyor, benim babam onu, konuşmayalım diye. Biz ise birbirimizden imkânsız ayrılmıyoruz. Çok bağlıyız.
Bu nedenle bana en uygun lise diye Afyon’u buldular. Bir de şu var: Abim o sırada Isparta Ortaokulu’nda öğretmen. Yakın olursa belki benimle ilgilenir. Abimin ayrıca Afyon Lisesi’nde arkadaşları var.
Şunu da belirteyim. Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar bu lisedeydi.
Bir Cemal Hoca vardı, Cemal Tanaç. Matematik dersine gelirdi. Onun hanımı vardı, Mevhibe Hanım. Bütün sınıf âşıktık ona. Dünya güzeliydi. Taparcasına seviyorduk. Dokuz alırsak onurumuz kırılırdı. O kadar çok çalışırdık. Cemal Hoca hepimizi Teknik Üniversite’ye gidecekmişiz gibi çalıştırırdı.
— Edebiyat hocanız?
AHMED ARİF — Edebiyat Hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitabından çok roman okuturdu bize. Lisede ben André Malraux’yu, Max Beer’i, Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Gustava Flaubert’i, özellikle de Emile Zola’yı okudum hep. Gündüz Hoca bir karar aldırmıştı Öğretmenler Kurulu’nda. Her çocuk gece mütalaalarında roman okuyabilir diye. Nöbetçi hocalar karışmazlardı. Ama roman okuyan mutlaka bir özet çıkarırdı. Onu da izlerdi Gündüz Hoca yani.
Bir anımı anlatayım. Çocuğun biri, şimdi avukat, Kel Sabri diye biri, Cahit Uçuk’un bir kitabını, “Dikenli Çit”i okuyor. Bunu gören Gündüz Hoca çocuğu bir dövdü, bir dövdü niye bu kitabı okuyorsun diye...
Oysa Gündüz Hoca çok efendi bir adam. Melek gibi. Hep şaştık, bu hoca nasıl adam döver. Asabı bozulmuş. Yani “Ne demek oluyor, benim öğrencim nasıl oluyor da Cahit Uçuk’u okuyor” diye sinirlenmiş. Bunu kendisine bir hakaret sayıyor.
Diyeceğim liseye bir Faruk Nafiz hayranı olarak geldik, bir edebiyat hazinesine düştük.
Yine o sıralar bir Cahit Erencan vardı. Yani şimdiki Cahit Külebi. Gündüz Hoca’nın arkadaşı o da. Çok güzel şiirleri vardı. Onun ben “Pembe Mantolu Kıza” şiirini okurkan sarhoş olurdum. Kendimden geçerdim. Bütün okul dinlerdi beni. Şöyle biterdi şiir, şimdi de aklımda:
“Avareyim yeşil bir denizaltı şehrinde
Ve sabahlara kadar şarkı söylüyorum.”
Bu şiirler çok yeni şiirler. Yine Muhip Dıranas ve özellikle Behçet Hoca. Behçet Necati. O zaman Behçet Gönül’dü, sonra Necatigil oldu.
Şarap içmeden de insanı sarhoş eden şiirler onlar.
İşte o yıllar... Yıl 1943 olmalı. Taş çatlasa 16-17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyordum.
Defterler dolusu şiirim vardı. Gecede 8-10 sayfa yazardım. Elbette kaliteli olanı vardı, olmayanı. Her biri bir kızda kaldı. Birçoğu da poliste... Geri alamadım, vermiyorlar...
— Polis vermese de kızlar da mı..?
AHMED ARİF — Kızlar da... Vermiyorlar. Ben isterim. Çocukluğumun bir fotoğrafı, beynimin bir fotoğrafıdır onlar. Yüreğimin fotoğrafı...
— Hiç yayımlandı mı bunlar?
AHMED ARİF — Bir kısmı çıktı. Ben böyle şeyden hoşlanmam ama, sonra öğrendim. Dergilerde ustaları acemiler yanyana gelmez. Bugün de böyledir.
Bir dergi, “Seçme Şiirler Demeti” diye kuşe kâğıda basılıyor, renkli desenler, kırlangıçlar, serçeler, sarmaşıklar filan. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım o zaman. Torunundan bile küçüğüm.
Bir de on lira para geliyor. Telif hakkı. Ben parayı alamazdım. Çünkü öğrenciyim ve Ahmed Arif kimliğim yok. Parayı hocalarımdan ya muavin Nazif Hoca alırdı, mutemet, getirir verirdi; ya da Haluk Nurbaki’nin babası Edip Ali Bey vardı Fransızca hocamız, o alırdı.
Düşün, babam harçlık olarak ayda beş lira gönderirdi. On lira bunun için büyük paraydı. Ama paradan öte Afyon’da gerçekten büyük şairler vardı. Bütün şiirleri okurduk. Dergileri okurduk. Böylece kendi kendimize bir ölçüye varırdık.
Bizim sınıfta bir Faruk Menderesli vardı. Bugünkü profesyoneller kadar güzel şiirler yazardı. Sonra öğretmen oldu. Çivrilliydi. Hayran olunacak bir güzelliği vardı şiirlerinin. Asıl adı Faruk Bayramoğlu. Dergilerde şiirleri çıkıyordu.
Sonra Kenan Harun vardı. O bizim abimizdi. Bizden daha eski bir öğrenciydi. Afyon’dan ayrıldı. Hayriye’den mezun oldu. Özel liseden yani... Usta ve çok iyi bir şairdi.
Ben işte o yıllarda bu tarz şiirler yazdım. Biraz Nâzım Hikmet, biraz Ahmet Hamdi Tanpınar, biraz Ahmet Muhip, biraz Cahit Külebi, biraz Behçet Necatigil, bunlarla beslene beslene, bunları sindire sindire, hep böyle yalpalaya yalpalaya, ama hiçbir zaman iyinin altında, yani ortaya yakın yazmayarak, kaliteli şiirler yazdım. Sonra 1947-48 yıllarında kendimi bir sorguya çektim. Bir muhasebe yaptım. Kendime sordum, nasıl olacak bu diye...
— Lise bitmişti yani...
AHMED ARİF — Evet, lise bitti. Oturup düşündüm. Böyle gidecekse ne olur? Sen ne olursun? Muhip’ten daha büyük bir şair mi olursun? Cahit Külebi’den daha mı büyük olacaksın? Ben böyle kendi kendimle sorguda iken oturup “Otuzüç Kurşun”u yazdım.
“İNSANIN KENDİ KÖKLERİNİ ARAŞTIRMASI
ÇOK ÖNEMLİ...”
AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u? Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.
Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, cinayetler... Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele...
“Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.
— Onları neden yayımlamadın?
AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.
— “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?
AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi...
“Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”
Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.
— “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama...
AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.
— Neden diye sorabilir miyim?
AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.
Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.
— Nedir bu getirdikleri yorum?
AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin... Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.
Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, bir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.
NOT: Bu röportaj Refik DURBAŞ ’ın Ahmed Arif Anlatıyor:Kalbim Dinamit Kuyusu adlı kitabından alınmıştır.
BİR ANI
Ülkü Tamer'in, Ahmet Arif'le ilgili çok güzel bir anısı:
Ahmed Arif en sevdiğim şairlerden biri. İnsan olarak da inanılmaz derecede sıcak bir dosttu.Muzaffer Erdost’la bazı geceler 12’den sonra bir karpuz alıp onu gece sekreteri olarak çalıştığı gazetede ziyarete gider, saatlerce çene çalardık.
Kahkahalar atarak sık sık anlattığı bir olayı hiç unutmadım:
Diyarbakır’dan Ankara’ya gitmiş. Annesi memlekette. Komşu kadınlar boyuna övünürmüş:
"Benim oğlum İstanbul’a gitti, memur oldu."
"Benim oğlum İzmir’e gitti, bankacı oldu."
Ahmed Arif’in annesi durur mu, o da başlarmış övünmeye:
"Benim oğlum da Ankara’ya gitti, komünist oldu."
"Ne bilsin anam!" derdi Ahmed Arif "Komünistliği de mühendislik, doktorluk gibi meslek sanıyor."
Ülkü Tamer'in, Ahmet Arif'le ilgili çok güzel bir anısı:
Ahmed Arif en sevdiğim şairlerden biri. İnsan olarak da inanılmaz derecede sıcak bir dosttu.Muzaffer Erdost’la bazı geceler 12’den sonra bir karpuz alıp onu gece sekreteri olarak çalıştığı gazetede ziyarete gider, saatlerce çene çalardık.
Kahkahalar atarak sık sık anlattığı bir olayı hiç unutmadım:
Diyarbakır’dan Ankara’ya gitmiş. Annesi memlekette. Komşu kadınlar boyuna övünürmüş:
"Benim oğlum İstanbul’a gitti, memur oldu."
"Benim oğlum İzmir’e gitti, bankacı oldu."
Ahmed Arif’in annesi durur mu, o da başlarmış övünmeye:
"Benim oğlum da Ankara’ya gitti, komünist oldu."
"Ne bilsin anam!" derdi Ahmed Arif "Komünistliği de mühendislik, doktorluk gibi meslek sanıyor."
27 Mayıs 2008 Salı
tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme...

En İyi Yönetmen ödülü Ceylan’ın
61. Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü Nuri Bilge Ceylan aldı. Ceylan ödülünü kucaklarken, “Benim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” dedi. Ceylan, üçüncü kez Cannes’da ödül alarak bir rekora da imza attı.
‘
Üç Maymun’, Sean Penn’in başkanlığını yaptığı ve Sergio Castellitto, Natalie Portman, Alfonso Cuaron, Apichatpong Weerasethakul, Alexandra Maria Lara, Marjane Satrapi, Rachid Bouchareb’den oluşan jüri tarafından değerlendirildi. Ceylan’ın rakipleri arasında Changeling (Clint Eastwood), The Palermo Shooting (Wim Wenders), Adoration (Atom Egoyan), Che (Steven Steven Soderbergh) gibi güçlü isimler vardı.
Jüri başkanı Sean Penn’in anonsundan sonra kürsüye gelen Ceylan, “Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” dedi.
Sonucun kendisini şaşırttığını belirten Ceylan, “Büyük onur duydum” diye konuştu ve “Üç Maymun”u festivalin yarışma bölümüne alan ve kendisini En İyi Yönetmen seçen jüriye teşekkür etti.
Nuri Bilge Ceylan, 1995 yapımı ‘Koza’ adlı ilk kısa filmiyle Cannes’da yarışmaya seçilmişti. 2003 yılında ‘Uzak’ Jüri Büyük Ödülü ile erkek oyuncu ve 2006’da ise ‘İklimler’ ile Cannes Film Festivali Büyük Yarışma bölümüne katılıp Fipresci Ödülü’nü kazandı.
Ceylan, ‘Üç Maymun’la üçüncü kez Altın Palmiye adayı olarak ve üçüncü kez ödül alarak bir rekora imza attı.
Kaynak:ntvmsnbc
25 Mayıs 2008 Pazar
şiirler ve şarkılar ALTIOK için okundu

İlk kez düzenlenen Şair Metin Altıok Şiir Ödülü’nü, “Üzgün Kediler Gazeli” kitabı ile Haydar Ergülen aldı. Sivas Katliamı’nda yakılarak öldürülen şair Metin Altıok’un şiirlerinin seslendirildiği ödül töreninde Sezen Aksu ve Fazıl Say da sahne aldı.
2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Madımak Oteli’nin yakılması sırasında 33 aydın ile birlikte hayatını kaybeden şair Metin Altıok anısına İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka yerleşkesi Mustafa Kemal amfisinde tören düzenlendi.
Kırmızı Yayınları tarafından ilk kez düzenlenen Metin Altıok Şiir Ödülü’ne “Üzgün Kediler Gazeli” kitabı ile layık görülen şair Haydar Ergülen’e ödülünü, Edebiyat Eleştirmeni Doğan Hızlan verdi.
2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Madımak Oteli’nin yakılması sırasında 33 aydın ile birlikte hayatını kaybeden şair Metin Altıok anısına İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka yerleşkesi Mustafa Kemal amfisinde tören düzenlendi.
Kırmızı Yayınları tarafından ilk kez düzenlenen Metin Altıok Şiir Ödülü’ne “Üzgün Kediler Gazeli” kitabı ile layık görülen şair Haydar Ergülen’e ödülünü, Edebiyat Eleştirmeni Doğan Hızlan verdi.
Daha sonra tiyatro sanatçıları Genco Erkal ve Cüneyt Türel, Metin Altıok’un şiirlerini okudu. Altıok’un şiirleri Fazıl Say ile Sezen Aksu’yu da aynı sahnede bir araya getirdi.
Sezen Aksu şarkılarını Fazıl Say’ın piyanosu eşliğinde okudu. Fazıl Say’ın bestelediği ve 2003 yılı İstanbul Müzik Festivali’nde ilk defa icra edilen “Metin Altıok Oratoryosu”ndan bölümler de sanatçı Güvenç Dağüstün tarafından seslendirildi.
Sezen Aksu şarkılarını Fazıl Say’ın piyanosu eşliğinde okudu. Fazıl Say’ın bestelediği ve 2003 yılı İstanbul Müzik Festivali’nde ilk defa icra edilen “Metin Altıok Oratoryosu”ndan bölümler de sanatçı Güvenç Dağüstün tarafından seslendirildi.
Töreni Yaşar Kemal, Füsun Akatlı, Pınar Kür gibi edebiyat dünyasının önemli isimleri de izledi.
SİVAS KATLİAMI KURBANI METİN ALTIOK
Metin Altıok 14 Mart 1941’de İzmir, Bergama’da doğdu. Çocukluğunu ve ilk gençliğini geçirdiği Karşıyaka’da ilk, orta ve lise öğrenimini tamamladı.
1971’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. 1967’de Ankara Fransız Kültür Merkezi’nde ilk resim sergisini açtı (Çetin Sipahi ile birlikte). Daha sonraki yıllarda yine Fransız Kültür Merkezi’nde, Ankara Sinematek Derneği’nde (Orhan Taylan’la birlikte), Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde resimlerini sergiledi. Lise yıllarında başlayan şiir serüvenini ilk defa Gezgin adlı kitabıyla (1976) gün yüzüne çıkardı.
Bundan sonra yaşamını hep şiirle sürdürdü. 1979’a kadar Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde çalıştı. 1979 yılında Bingöl Lisesi felsefe öğretmenliğine atandı. 1987-1990 arası aynı görevi Karaman Lisesi’nde sürdürdü. 1990 yılı başında emekliye ayrılarak Ankara’ya yerleşti.
Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği için gittiği Sıvas’ta, 2 Temmuz 1993 günü saldırıya uğrayan Madımak Oteli’ndeki yangından ağır yaralı olarak kurtulduysa da 9 Temmuz 1993 günü, yangında yaşamlarını yitiren arkadaşlarının kaderini paylaştı.
Eserleri: Gezgin (1976), Yerleşik yabancı (1978), Kendinin avcısı (1979, Ahmet Telli ile 1980 Ö. F. Toprak şiir ödülü) Küçük tragedyalar (1981), İpek ve Klabtan (1987), Gerçeğin Öte Yakası (1990, Cemal Süreya şiir ödülü), Dörtlükler ve desenler (1990), Süveyda (1991), Alaturka Şiirler (1992), Şiirin İlk Atlası (1992), Hesap İşi Şiirler (1993), Bir Acıya Kiracı (1998-Bütün Şiirleri)
İLK ÖDÜL HAYDAR ERGÜLEN’İN
14 Ekim 1956’da Eskişehir’de doğdu. İlk ile ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara’da okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Anadolu Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. İstanbul’da reklam yazarlığı yaptı. Anadolu Üniversitesi’nde yayımcılık, reklamcılık ve Türk Şiiri dersleri verdi.
İLK ÖDÜL HAYDAR ERGÜLEN’İN
14 Ekim 1956’da Eskişehir’de doğdu. İlk ile ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara’da okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Anadolu Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. İstanbul’da reklam yazarlığı yaptı. Anadolu Üniversitesi’nde yayımcılık, reklamcılık ve Türk Şiiri dersleri verdi.
İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme dergisinde “Umur Elkan”, ilk yazısı da aynı yıl Yeni Ortam gazetesinde “Mehmet Can” adıyla yayımlandı.
İstanbul’da Üç Çiçek (1983) ile Şiir Atı (1986) dergilerini yayıma hazırlayanlar arasında yer aldı. 1979’dan başlayarak Somut, Felsefe Dergisi, Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Gösteri, ile Varlık dergilerinde şiirler yayımladı. Uzun süre Radikal gazetesinde Açık Mektup köşesinde denemeler yazdı.
Eserleri: Karşılığını Bulamamış Sorular (1981), Sokak Prensesi (1990), Sırat Şiirleri (1991), Eskiden Terzi (1995), Kabareden Emekli Bir Kızkardeş (“Lina Salamandre” adıyla, 1996), Kırk Şiir ve Bir (1997), Karton Valiz (1999), Hafıza (“Hafız” adı altında, 1999), Ölüm Bir Skandal (2000), Toplu Şiirleri: Nar (1.cilt, 2000), Haziran, Tekrar (2000), Toplu Şiirleri: Hafız ve Semender (2. cilt, 2002), Üvey Sokak (2005), Keder Gibi Ödünç (2005), Üzgün Kediler Gazeli (2007).
Ödülleri: Halil Kocagöz Şiir Ödülü (Eskiden Terzi adlı kitabıyla, 1996), Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997), Cahit Külebi Özel Ödülü (Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü kapsamında, Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1997), Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü (Kırk Şiir ve Bir adlı kitabıyla, 1998), Dionisos Şiir Ödülü (2005) Cemal Süreya Şiir Ödülü (Keder Gibi Ödünç adlı kitabıyla, 2005) ve Metin Altıok Ödülü (Üzgün Kediler Gazeli adlı kitabıyla, 2008).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)