12 Haziran 2008 Perşembe

33.DYO RESİM YARIŞMASI

Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, Türk Resim Sanatı'nın gelişim sürecini 1967'den bu yana yakından izlemeyi ve desteklemeyi ilke edinen DYO Resim Yarışmaları'nın 32.sini DYO adına düzenlemektedir. Boya ve Kimya Sanayinin öncü kuruluşlarından DYO bu yarışmaya katılacak tüm sanatçılara başarılar diler.

YARIŞMA ŞARTNAMESİ

Katılma Koşulları

  • Yarışma, Seçici Kurul'da görev alanlar dışında tüm sanatçılara açıktır.
  • Yarışmaya katılacak eserler yağlıboya, akrilik veya özgün baskı tekniğinde olabilir.
  • Her sanatçı yarışmaya en fazla 3 eserle katılabilir.
  • Konu serbesttir.
  • Yarışmaya katılan eserler daha önce yarışmaya katılmamış, ödül almamış veya herhangi bir yerde yayınlanmamış olmalıdır.
  • Eserlerin kısa kenarları 60 cm'den küçük, uzun kenarları ise 1.50 m'den büyük olmamalıdır.
  • Yarışmaya katılacak sanatçılar 18 yaşını doldurmuş olmalıdır.

Başvuru ve Eserlerin Teslimi

  • Yarışmaya başvuru aşağıdaki adreslerden temin edilecek katılma belgesi ve özgeçmiş formu eksiksiz doldurularak, eserler ile birlikte aynı adreslere gönderilmek veya teslim edilmek suretiyle yapılır.
  • Eserlerin arka yüzünde sanatçının adı ve soyadını, eserin adını, boyutlarını ve fiyatını belirten bir etiket bulunmalıdır.
  • Eserler 19 Eylül 2008 akşamına kadar teslim edilmiş olmalıdır.
  • Posta ve kargo ile gönderilecek eserlerin tüm sorumluluğu sanatçıya aittir.
  • Başvuru ve eser teslimi aşağıdaki adreslere yapılacaktır.

YAŞAR EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI
Şehit Fethi Bey Caddesi No.120 / İZMİR
Tel : (232) 482 22 00

YAŞAR HOLDİNG A.Ş. ANKARA TEMSİLCİLİĞİ
Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ali Suavi Sokak No.11 Maltepe / ANKARA
Tel : (312) 294 92 00

YAŞAR HOLDİNG A.Ş. İSTANBUL TEMSİLCİLİĞİ
Set Üstü No.23 Kabataş / İSTANBUL
Tel : (212) 251 46 40

Ödüller

Sergilenmek üzere seçilen eserler arasından,

  • Pentür dalında 4 esere eşit 10.000.-YTL, özgün baskı dalında 1 esere 3.000.-YTL başarı ödülü ve plaketi verilecektir.
  • Diğer eserler sergilerde sanatçıların arzuları doğrultusunda satılabilecektir.
  • Satılan eserler, satın alanlara sergilerin sonunda teslim edilecektir.

Seçici Kurul

Prof. Devrim ERBİL

Prof. Neşe ERDOK

Prof. Dr. Turan EROL

Prof. Kaya ÖZSEZGİN

Prof. Hasan PEKMEZCİ

Prof. Fahri SÜMER

Prof. Dr. Süleyman Saim TEKCAN

Sonuçlar

  • Yarışma sonuçları basın yolu ile duyurulur.
  • Ödül kazanan ve sergilenmeye değer bulunan eserler İstanbul, Edirne, İzmir, Malatya, Şanlıurfa, Ankara, Kıbrıs / Lefkoşe, Kayseri, Trabzon ve Denizli'de sergilenecektir.
  • Ödül kazanan eserler bütün haklarıyla birlikte satın alınmış gibi işlem görür ve DYO Koleksiyonu'na girer. Eser üzerindeki tüm fikri ve sınai haklar DYO'ya aittir.
  • Sergi tarihleri ayrıca duyurulacaktır.
  • Ödül kazanmayan ya da satın alınmayan eserler sanatçılara teslim alındıkları yerde ya da masraf ve sorumluluk kendilerine ait olmak üzere kargo ile iade edilecektir. Vakıf, üç ay içinde geri alınmayan eserlerden hiçbir şekilde sorumlu değildir.


Diğer Koşullar


Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, yarışmaya katılan eserleri teslim aldığı andan teslim edeceği ana kadar geçen süre zarfında sigorta dahilinde korumaya yönelik her türlü önlemi alır. Eserin hasara uğraması halinde sanatçıya ekspertiz raporu ile belirlenen bedel üzerinden ödeme yapılır.
Yarışmaya ilişkin her türlü bilgi için ;


YAŞAR EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI
Şehit Fethi Bey Cad. No:120 İZMİR
Tel : (232) 482 22 00
Faks: (232) 484 17 89
e-mail : vakif@yasar.com.tr

9 Haziran 2008 Pazartesi

MUNCH'UN "ÇIĞLIK" ADLI TABLOSU YENİDEN MÜZEDE



Norveçli ressam Edward Munch’un 2004’te çalınan paha biçilmez “Çığlık” tablosu, Norveç müzesindeki yerini yeniden aldı.

Başkent Oslo’daki Munch Müzesi, çalındıktan sonra 2006 Ağustosta yıpranmış halde bulunan ve uzmanlarca yeniden onarılan 1910 yapımı tablo için güvenlik önlemlerinin bu kez daha sıkı alındığını kaydetti.

Müze, 26 Eylül’e kadar sürecek sergide, “Çığlık”ın yanı sıra sanatçının diğeriyle birlikte çalındıktan sonra bulunan “Madonna” adlı eserini de sergiliyor.

EDVARD MUNCH(1863-1944)

Edvard Munch, 1863 yılında Loten’de, Dr. Christian Munch ve Laura Cathrine’in ikinci oğulları olarak dünyaya gelmiştir. 1864 yılında aile Christiana’ya (bugün Oslo) taşınmıştır. Burada, Edvard henüz 5 yaşındayken, annesi 1868’de verem hastalığından hayata veda etmiştir.

Bundan sonra beş kardeş için zor bir yetişme dönemi söz konusu olacaktır. Edvard’ın çok küçük yaşta annesiz kalması, onu derinden etkilemiş olmalıdır. Ama onu daha da fazla etkileyen olay, kendisinden sadece bir yaş büyük olan kızkardeşi Sophie’nin de annesini alıp götüren verem hastalığına yakalanmış olmasıdır. Kardeşinin günden güne tükenişine tanık olmak, ergenlik dönemindeki Edvard için oldukça acı bir deneyim olmuştur. Sanki küçük yaştayken tam olarak anlamlandıramadığı annesinin ölümünü, Sophie’nin hastalığı süresince bu kez gerçekten yaşamıştır. Kızkardeşi, 15 yaşındayken 1877 yılında hayatını kaybeder.

Yaşadığı acı tecrübeler iç dünyasında derin yaralar bırakırken Edvard Munch, 1879’da başladığı mühendislik eğitimini 1880’de terkederek ressam olmaya karar vermiştir. Oslo’da akademiye giren Munch, 1882 yılında kendisi gibi altı sanat öğrencisiyle birlikte bu şehirde bir atölye kiralamıştır. Buradaki çalışmalarını, Norveç’in o dönemde en önemli ressamlarından birisi olan Christian Krohg yönlendirmiştir. Krohg, bu sırada Paris’ten henüz dönmüş ve orada özellikle Manet’nin resimlerinden etkilenmiştir. Sanatın merkezinden aktarılan izlenimler, diğer gençlerle birlikte Munch’u da heyecanlandırmış olmalıdır.

Munch, 1883’de Oslo Sonbahar Sergisi’nde ilk defa olarak resimlerini göstermiş, aynı dönemde Oslo’nun sanat ortamına da girmiştir. 1885 Antwerp Dünya Sergisi’nde, aralarında kızkardeşi Inger’in portresinin de bulunduğu resimlerini sergilenmiştir. Bu resimle birlikte, 1885/6’da yaptığı Hasta Çocuk adlı çalışmasını 1886’daki Oslo Sonbahar Sergisi’nde göstermiştir. Ancak, her iki çalışma da kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Hasta Çocuk, konu olarak Munch’un yakın geçmişine göndermeler içermektedir. Çok da uzak olmayan bir süre önce kızkardeşi Sophie, böyle bir hasta yatağında verdiği hayat mücadelesinde her an yenik düşmekteydi.

Ancak, konunun genel etkisi ve Munch’un hayatındaki yeri bir yana, resim üslup açısından da ‘dramatik’ bulunmuş olmalıdır. Resim yüzeyinde fırça lekeleri ve akıtmalarla oluşturulan dokular ve resmin tamamlanmamış etkisi bırakacak şekilde ele alınışı, bu çalışmaya yönelik tepkilerin asıl hedef noktasını oluşturmuş gözükmektedir. Oysa, konunun dramatik etkisini arttıran bu üslup anlayışı, Munch’un sanat kariyeri boyunca izleyeceği yolun ana çizgisini ortaya koymaktadır.

Munch, hayatı boyunca tüm tepkilere karşın sanat çizgisinden taviz vermeden yoluna devam etmiştir ve henüz 23 yaşındayken, 1889 yılında, Oslo’da 110 eserden oluşan ilk kişisel sergisini açmıştır. Aynı yıl devlet bursuyla, sanatı üzerinde derin etkisi olacak Paris’e gitmiş ve Léon Bonnat’ın sanat okuluna girmiştir. Bu tarihten sonra, Fransa ve Paris, hayatı boyunca çeşitli fırsatlarla döneceği bir uğrak noktası olacaktır.

İlk Paris deneyimi, onu yeni sanat arayışlarına yönlendirmiş görünmektedir. 1890 tarihli Karl Johan’da Bahar Günü, yeni- izlenimci tarzda bir resimdir. 1891 tarihli Rue Lafayette, Paris’te bir süre yaşadığı caddenin görünümünü benzer bir üslup anlayışı içerisinde yansıtmaktadır. Sanatçının başından beri yatkın olduğu serbest fırça vuruşlarının, neredeyse noktacı bir anlayışta ele alındığı bu şehir görünümlerini, 1891 tarihli Oslo Fiyordu Üzerinde Ayışığı adlı manzara izler. Burada fırça vuruşları daha kalın ve sadedir; resim yüzeyinde belirgin bir yalınlaşma hissedilmektedir. Belli ki Munch, Paris’in ilk etkilerini aşmakta ve bir ‘ara dönem’in ardından tekrar kendi üslup çizgisinin tutarlılığı içerisinde gelişimini sürdürmektedir.

Ancak Paris, en azından onun renk anlayışını belirgin bir şekilde değiştirmiş görünmektedir. Bundan sonra resimlerinde farklı renk düzlemlerini kullanmaktan geri kalmayacaktır. Resim yüzeyindeki doku arayışları ve figürlerdeki yalınlaşmanın ardından, rengin de bir ifade aracı olarak önemini kavramıştır.

1891 yılında Nice’de, Hayat Frizi adlı bir seri tuval resmi üzerinde çalışmaya başlayan Munch’un, 1892 yılında Berlin’de açtığı kişisel sergi, basının ve halkın büyük tepkisini çekince bir hafta sonra kapatılmıştır. Ancak Berlin’de, aralarında Strindberg’in de bulunduğu entelektüel bir çevreyle kurduğu ilişkiler, bu şehri kendisini besleyen önemli bir merkez konumuna getirmiştir. Berlin, Munch’un sanatındaki sembolist eğilimlerin gelişiminde etkili olan bir ortamı barındırmaktadır.

Bu dönemde yaptığı çalışmalardan 1893 tarihli Ses, arka planda durgun suya düşen ay ışığının oluşturduğu dikey- sarı hat, bunun önünde yer alan dikey ağaç gövdeleri ve resmin sol ön kısmındaki kadın figüründen oluşmaktadır. Bu dikey hatları, göl kıyısını tanımlayan yatay hat dengelemektedir. Bütün resme yoğun bir atmosfer duygusu hakimdir. Munch’un Hayat Frizi çalışmaları üzerine yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştirdiği bu resmin devamında, sanat tarihinin başyapıtlarından birisi olan Çığlık gelmiştir.

1890’lı yıllar Munch’un üretken bir dönemini işaret etmektedir. 1894’de Berlin’de ilk gravür ve taşbaskılarını üretmeye başlamıştır. Bu sırada, aralarında Kadının Üç Durumu ve Madonna gibi resimlerin de bulunduğu Hayat Frizi’nin çalışmalarına devam etmektedir. Madonna, doğum ve ölüm kavramlarını ele aldığı önemli eserlerinden birisidir. 1895 tarihli Ayışığı ise, iki yıl önce yaptığı Ses’in bir devamı niteliğindedir; bu kez manzaradan figür kaldırılmıştır.

Bu dönemde Paris, Berlin gibi sanat merkezleri ile Norveç’te yaşamını sürdüren Munch, bir yandan kadın ve kadının erkeğin iç yaşantısındaki yerini irdelediği (Erkek ve Kadın/ 1898, Öpüş/ 1897, Hayat Dansı/ 1897- 99) resimlere yoğunlaşırken, diğer yandan erken kariyerinin değişmez teması olan hastalık ve ölüme de ilgi göstermiştir (Ölüm Döşeği/ 1895, Hasta Odasında Ölüm/ 1895, Ölü Anne ve Çocuk/ 1897- 99).

1899’da birkaç kez döneceği Köprüde Kadınlar konusunu ilk kez ele alan Munch, 1900 yılında uzun süredir üzerinde çalışmakta olduğu Hayat Frizini tamamlamış ve frizin tamamını 1902 Berlin Sezession’unda sergilemiştir. Bundan sonra Oslo, Paris, Berlin gibi merkezler başta olmak üzere, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde bulunan, sergiler açan ve siparişlere yanıt veren önemli bir ressam olarak Munch, portre ve manzara çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1908 yılında geçirdiği bir sinir krizi sonucu altı ay hastanede yatan sanatçı, yaşamının sonuna kadar üretmeyi sürdürmüş, ancak 1930 yılında geçirdiği bir göz rahatsızlığı çalışmalarını yavaşlatmıştır.

1937’de Nazi yönetimi, Munch’un Alman müzelerindeki çalışmalarından 82’sini ‘yoz sanat’ şeklinde nitelemiş ve çoğunu satmıştır. 1940 yılındaki Alman istilası, Norveçli ressamın hayatının son dönemindeki acı deneyimlerden birisi olmuştur. 1942 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk sergisini açan Munch; deforme edilmiş figürler, işlenmemiş yüzeyler ve yoğun renk kullanımı ile olduğu kadar resimlerinde yarattığı atmosfer etkisi ve konuları ile, başta dışavurumcular olmak üzere pek çok 20.yüzyıl sanatçısını derinden etkilemiştir.

Onun Çığlığı, her bireyin atılmamış çığlığı olarak, yapıldığı günden itibaren boşlukta dalgalanmaya devam etmektedir.

ÇIĞLIK

En önemli ve etkileyici resimlerinden biri olan Çığlık'ın 50'den fazla gravürü vardır. 1893 tarihli ilk çalışması renklidir. Resimde insanın yalnızlığına ve korkusuna şahit oluruz. Körfez, küçük yelkenli gemiler ve resmi çaprazlama kesen parmaklıklı köprü, sahnenin kuzey sahilinde olduğunu gösterir. Munch 1892 yılında hastalığı sırasında yazdığı günlüğünde bu sahneden söz eder ; "İki arkadaşımla güneşin batışında yürüyordum. Aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü, durakladım, hissizleştim ve bir parmaklık üzerine dayandım. Kentin ve mavi fiyordun üzerinde ateşin dili ve kan vardı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler ben ise hala orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve doğanın içinden gelen sonsuz çığlığı duydum".

Amerikalı sanat tarihçisi Robert Rosenblum Munch'un ölü kafaları için Paris L'Homme müzesindeki bir Peru mumyasını model olarak aldığını öne sürmüştür.. Munch Dostoyevski ve Kierkegaard okurdu. Kierkegaard'ın şu pasajından etkilenmiş olmalı (Ruhum öyle ağır ki hiçbir düşünce artık onu yükseltemez ne de kanat vuruşlarım onu sonsuzluğun içine çekemez. Herhangi bir şey onu kımıldatmazsa sadece yeryüzünde kalır, fırtınadan önce alçakta uçan bir kuş gibi. Ezicilik ve kaygı iç dünyamın üzerine çöküyor). İnsana özgü olan içsel bunalımların sembolik bir görünümü olan resimde ön plandaki figür başını elleri arasına almış ve gözleri dik, ağzı sonuna kadar açık, yanakları bağırır durumda gösterilmiştir. Yılankavi figürün diğer iki figürden uzakta ve tek başınalığı yalnızlığı ve bunun dehşetini simgeliyor. Bütün çizgiler çığlık atan başa doğru akıyor. İnsanın umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, endişelerini, boğuntularını, korkularını, acılarını ve çaresizliğini dile getiren bu resim dışavurumcu bir ifadeye sahiptir. Renkler ruhsal durumu daha da vurguluyor. Gökyüzünün kırmızı ve sarıyla dalgalı görünümüne karşılık deniz açık renkle kara ise koyu mavilerle oluşturulmuştur. Gökyüzünün hali fırtına öncesi sessizliği işaret ediyor. Çığlık atan figürde ve köprüde toprak renkleri göze çarpar. Resimdeki dalgalanma hareketlilik sağlamaktadır..

3 Haziran 2008 Salı

ÖLÜMÜNÜN 45. YILINDA USTA ŞAİR NAZIM HİKMET RAN'I SAYGIYLA ANIYORUZ...



NAZIM HİKMET RAN'IN BİYOGRAFİSİ
15 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. Heybeliada Bahriye Mektebi'ni bitirdi. Hamidiye Kruvazörü'nde güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten ayrıldı, bu arada ilk şiirlerini yayımladı.
1921 başlarında Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Anadolu'ya geçti, Bolu'da öğretmen olarak görevlendirildi.
Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) yazıldı. Burada siyasal bilimler ve iktisat okudu.

1924'te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği'ne gitti.
1928 Af Kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.
1932'de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı'ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı.
1938'de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca Romanya üzerinden tekrar Moskova'ya gitti.
1951'de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı.
3 Haziran 1963'te bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. Moskova'da Novodeviçye Mezarlığı'nda toprağa verildi.

KİTAPLARI

Şiir
835 Satır
Jokond ile Si-Ya-U
Varan 3
1+1=1
Sesini Kaybeden Şehir
Benerci Kendini Niçin Öldürdü
Gece Gelen Telgraf
Portreler
Taranta Babu'ya Mektuplar
Kurtuluş Savaşı Destanı
Saat 21-22 Şiirleri
Şu 1941 Yılında
Memleketimden İnsan Manzaraları
Rubailer
Dört Hapishaneden
Yeni Şiirler
İlk Şiirleri
Son Şiirleri
Yatar Bursa Kalesinde
Roman
Kan Konuşmaz
Yeşil Elmalar
Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim
Hikaye
Hikayeler
Çeviri Hikayeler
Oyun
Kafatası
Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi
Unutulan Adam
İnek
Ferhat ile Şirin
Enayi
Sabahat
Yusuf ile Menofis
İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu
Yazılar
İt Ürür Kervan Yürür
Alman Faşizmi ve Irkçılığı
Millî Gurur
Sovyet Demokrasisi
Mektuplar
Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar
Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar
Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları
Pirâye'ye Mektuplar
Masal
La Fontaine'den Masallar
Sevdalı Bulut
"HAYATIMIN VE ŞİİRİMİN HESABATI"

"Birkaç gündür kafamın içinde bir soru kımıldanıp duruyor. 60 yıllık ömrümün 40 şu kadar yılında şiir yazdım durup dinlenmeden. Evimde, sokakta, hapiste, trende, uçakta. Bu şiirlerin içinde ne kadarı, insanları barış için savaşa, emperyalist savaşlara karşı savaşa, millî bağımsızlık için savaşa çağırdı. Kırk şu kadar yıllık şairliğimi masamın üstüne koydum. Elimde kalabilen şiirleri okuyorum. Okurlarımın önünde hesap vermek istiyorum. Yüzümün akıyla çıkabilir miyim bu hesabın içinden şair olarak? Şiirleri okudum ve şöyle bir basit istatistik sonucuna vardım: Elimde kalan şiirlerimin yüzde yirmi beşinde, insanlığın en büyük davalarından ikisini, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki davayı ele almışım: emperyalist harplere karşı savaş ve millî bağımsızlık savaşı. Bu şiirlerimin tümünü oldukları gibi tekrar etmem imkânsız. Birkaçıyla hesabımı vereceğim.
1925'te Moskova'da, üniversitede okuyorum. Sömürgeciliğe karşı, millî bağımsızlık uğrundaki savaş, bir imkânsız savaş, bir imkânsız hayal olmaktan çıkmış, bir gerçek olmuştur. Ben "Bir Hintlinin Ağzından" şiirimi yazmışım.

Şarktan geliyorum!
Şarkın isyanını
haykıraraktan geliyorum.
Şimâle akan rüzgârlarla aştım
Asya'nın yollarını;
ulaştım
sana...
Haydi uzat kollarını
beni kucaklasana!
Ey! gönülde onu
görmek arzusunu
Bir sıla hasreti gibi derinlediğim.
Ey! kıvrımları
kalbi saran türkülerini
Annemin sesi gibi dinlediğim.
Ey! Asya güneşleri gibi kırmızı
sıcak bayrakları
sıtmalı rüyama giren!
(.................................................)
Gözümde bir pul etmez artık
ne yer, ne yâr!
Şimâle akan rüzgârlarla
aşmışım
Asya'nın yollarını
ulaşmışım sana!
Haydi uzat kollarını,
beni kucaklasana!
Aynı yıl Türkiye'me dönüyorum. Kara terör kasıp kavuruyor ortalığı benim orada. Emperyalizm yine ve her zamanki gibi insanlığın bu korkunç baş belası, emperyalizmin duvarını yıkmak gerek. Ben "O Duvar" şiirini yazıyorum.

O duvarın bir ucu:
tahta sapanlı sarı Çin'de
öbür ucu:
çelikleri elektrikli Newyork'un içinde
Her bankada hisse senetleri var
onun.
O duvar
Lordlar kamarasından Lord Gürzon'un
noktaları imparator armalı bir nutku gibi geçiyor.
Eyfel'in tepesinden avlarını seçiyor,
dayanarak Hindenburg'un altın çivili heykeline
topluyor Berlin sokaklarını eline.
O duvarın taşlarına sürterek dilini
kara gömlekli Mussolini
bekliyor nöbet.
İtalya'nın çizmesi
yüzüyor kanda.
O duvar
İkinci bir Balkan gibi yükseliyor Balkan'da.

Yıl 1927. Sırtıma yüklenen 15 yıl piyade ağır hapis cezasıyla Sovyetler Birliği'ne dönüyorum. Sovyetler Birliği'ne karşı alttan alta harp hazırlıyor emperyalistler. Bakû'ya gidiyorum. İlk sosyalist devletin kanı olan bu şehirle tanışıyorum. "................. doğru" şiirimi yazıyorum...
................................................
................................................
................................................

bereketli bir rahmet gibi besleyesin,
demir dağlara tırmanan azmimizin
yeşil filizli sarmaşıklarını...
isteriz ki,
Uzak Sibirya köylerinin ışıklarını
karlı gecelerde
kızıl lâleler gibi yaksın kanınla.
İsteriz ki,
gençlik iksiri gibi aksın kanın,
150 milyonun damarında!

İkinci Dünya Savaşı, yıl 1941. Üç yıldır hapisteyim. Bursa'da hücremde, halkımın millî bağımsızlık uğruna yapmış olduğu kutsal savaşın destanını yazıyorum.

Saat üç buçuk.
Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı
(Kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üsrtüne şarkı söyleyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" derdiler.
Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmir'li Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

İkinci dünya savaşı zaferle sona ermiş. Hapisteyim. Geçmiş kanlı ve kara günleri düşünüyorum. Biliyorum, tetikte olmak gerek, Emperyalistler gene benim Memetçikleri kalp metelik gibi harcamak istiyor. Ben "23 Sentlik Asker" şiirimi yazıyorum.

Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler!
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidecek,
mevcuttu,
hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
Mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin o Newyork'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde pek de anlamı belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklâl ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek
için
yürüdü peşince Bedreddin'in.

Hapisten çıktım. Yıl 950. Belki bir çocuğum gelecek dünyaya. Babalık zanaatının ne kadar zor bir zanaat haline geldiğini ilk defa anlıyorum.

Yavrum,
kız olursa tepeden tırnağa anasına benzesin istiyorum,
oğlan olursa, boyu posu bana.
Kız olursa elâ elâ baksın,
oğlan olursa maviş maviş.
Yavrum,
Kız olsun oğlan olsun,
kaç yaşında olursa olsun,
yavrum düşmesin istiyorum hapislere
güzelden, haklıdan, barıştan yana diye.
Fakat malûm,
kızım yahut oğlum,
gecikirse suların ışıması
dövüşeceksin
ve hattâ...
Yani haylice müşkül bir zanaatmış bizde bugün
babalık zanaatı da.
Yıl 955. Dört yıldır Moskova'dayım. Aklımda kaldığına göre katıldığım barış kurultaylarından birinde toplantı salonunda, atom bombasına karşı dört küçük şiir yazdım. Bunlardan birisi "Ölü Kızcağız".

Bugüne kadar dolaşıyor dünyayı
Övünüyor gibi mi geliyor ne
Değil
Dolaşan o küçücük Japon kızcağızı da
İnsanları atom harbine karşı savaşa çağırıyorsa
Çağırabiliyorsa
Ve insanlar onun incecik sesine kulak kabartıyorsa
O bu kuvvetini
Hiroşima'da bir kağıt parçası gibi
Yanıp kül olmak pahasına kazandı.

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da ölelioluyor
bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Sene 1963. Tanganika'ya gidiyorum. Memleketimin üstünden geçiyorum. On üç seneden beri memleketimi ilk defa görüyorum. 8000 metre yukarıda Anadolu'mun üstündeyim. 8000 metre derinde bulutlar altında, toprağımda kara kış. Köylerin çoktan kesiktir yolu. Her biri karlı çöllerle bir başınadır. Bulguru aşı yağsız, tezek dumanından göz gözü görmez. Bebeler ölür bitlenmeye bile vakit bulmadan. Ve ben uçarım 8000 metre yukarıda bulutların üstünde.

Bilmiyorum, vatanımın insanları başta olmak üzere, bütün insanlığa vermek istediğim hesabı verebildim mi? Sonra bütün bu hesap bir çeşit... övünmek olmadı mı? Yeryüzünde benden çok değerli şairler, barış, hürriyet ve millî bağımsızlık için, şair olarak yaptıkları savaşın hesabını elbette çok daha parlak verebilir. Sayın ve sevgili okuyucularım. Birkaç örnekle önünüze çıktım, beni en büyük insanlık davasının ikisinde biraz olsun ödevini yapmış bir yurttaş sayarsanız bahtiyar olacağım."

NOT:Bu yazı, Nâzım Hikmet'in şiirini ve yaşamını özetlediği bir konuşmasıdır. Yeni Adımlar dergisinde (Ağustos '73) basılmış ve Asım Bezirci'nin inceleme-antolojisinde de yer almıştır.
İBRAHİM BALABAN
'Şair Baba'sını anlatıyor...


Türk resim sanatının yaşayan büyük ustalarından biri olan İbrahim Balaban, 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken cezaevine düştü. Altı ay hapis ve üç ay da para cezasına çarptırılan Balaban, para cezasını ödeyemeyince üç yıl cezaevinde kaldı. Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkumun saldırısına uğradı. Balaban, daha sonra hasmını öldürdüğü için yeniden cezaevine girdi. 1942 ile 45 ve 1948 ile 50 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçirdi. Resme yeteneği olan ve sürekli resim yapan Balaban, Nazım Hikmet'le Bursa Cezaevi'nde tanıştı. Nazım'ın desteğiyle resim çalışmalarını sürdürdü.

Balaban, kendisinden 20 yaş büyük olan ve 'Şair Baba' diye çağırdığı Nazım Hikmet'le geçirdiği günleri anlattı:
"Nazım Hikmet, hapispaneye ilk geldiği zaman herkes onun hakkında bir şeyler söylüyordu. Bence söylenilen hiç bir şey Nazım Hikmet'i tam olarak yansıtmıyordu. Bütün mahpuslar, Nazım'ı kendilerine göre anlatıyordu.

Mesela, Nazım'ın Yavuz Zırhlısı'nı kaçırırken yakalandığını söyleyenler vardı. Bazıları onu bu yüzden büyük bir kahraman olarak görüyordu. Çünkü onlar, bu kadar büyük bir gemiyi ancak Don Kişot gibi, Köroğlu gibi bir adamın kaçırabileceğini düşünüyorlardı.
Mahkumların bir çoğu da Nazım Hikmet'i kötü tanıyordu. Onlara göre Nazım Hikmet komünistti ve komünizm kötü bir şeydi.
Ben de Nazım'ın neden içeri düştüğünü sorduğumda komünist olduğunu söylemişlerdi. Benim için önemli değildi bu. Zaten o sıralar komünizmin ne olduğunu da bilmiyordum. Bana komünizmin kötü bir şey olduğunu söylediler. "Ayıp mıdır bunu konuşmak dedim" ayıp olduğunu söylediler. Lugatlara bakarım o zaman dedim, onlar bu sözcüğün anlamının lugatlarda da olmadığını söylediler.
Bana kalırsa o dönemlerde Nazım Hikmet'in tek suçu dünyaya gelmiş olmaktı. Ne yaparsa yapsın, onu cezalandırıyorlardı. Oysa şimdi aradan bunca zaman geçtikten sonra doğumunun 100'üncü yılı kutlanıyor.

NAZIM DÜNYAYA SIĞMIYORDU

İnsanların o dönemde Nazım Hikmet'ten korktuğunu düşünüyorum. Korkuyorlardı, çünkü Nazım Hikmet dünyaya sığmıyordu. Yazdığı şiirler o kadar çok sevilip okunuyordu ki... Bana kalırsa bu, iktidarı rahatsız etti ve Nazım Hikmet'i içeri atmaktan başka çare bulamadılar. Herkes bu güzel adama kendince bir çamur atıyordu. "Öyleyse bu çamurun içinde 28 yıl yatsın bakalım" deniliyordu.
Ben de suçsuz yere cezaevine düşmüştüm. Jandarma beni falakaya yatırıp suçu kabul ettirmişti. Öfkeden patlayacak haldeydim. Habire resim çiziyordum. Daha çok da tüfek resimleri. Jandarmalardan ve hükümetten intikam almayı düşünüyordum.
Ben bunları yapıp dururken mahkumlardan biri bana cezaevine bir ressamın geldiğini, insanların yüzüne baka baka resim yaptığını söyledi. Beni o adama götürmesini istedim. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sorunca da "Bu adam komünist. Hem, eğer seni beğenirse resmini yapar" dedi. Portresini yaptığı insanlardan kaç lira aldığını sorunca da "Para almıyor, sadece boya parası, 250 kuruş" dedi.
Sonunda beni Nazım Hikmet'in yanına götürdüler. Resmimi yapmaya başladı. Aslında benim amacım resmimi yaptırmak da değildi. Bir ressamın nasıl çalıştığını görmek istiyordum.
Nazım Hikmet, kalemi kaldırıp yüzüme karşı önce dikey olarak, sonra yatay olarak tutuyordu. Sonunda benim resmimi yaptı. Ben de onun nasıl çalıştığını izledim. Koğuşa dönünce de bir mahkuma "Geç bakalım Ali Dayı" dedim ve Nazım'dan gördüğüm yöntemle adamın portresini çizmeye başladım.
Derken Çete Hasan diye bir mahkum geldi. "Sen ne yapıyorsun, resim yapmak için Nazım Hikmet'ten izin aldın mı" diye sordu. " Bu hükümete karşı gelmiş adam, bir dilekçe yazarsa seni Sinop Cezaevi'ne sürerler " dedi.
Sonra bir gün berberhanedeydim. Ekmek parası kazanmak için berberlik yapıyordum. Nazım Hikmet girdi içeri. Herkes ayağa kalktı. Ben aynanın önünde oturuyordum. Arkamda dikildi "Merhaba İbrahim' dedi. Benim resmimi yapmak istediğini söyledi. Ben "Zaten benim resmimi yaptın" deyince onu beğenmediğini bir kez daha yapmak istediğini söyledi.
Yaptırmak istemedim. "Neden" diye sorunca ben de resim yaptığımı söyledim. "Yani böyle aynaya bakarak kendi resmini yapabiliyor musun" diye sordu. "Tabi" yaparım deyince "Benim resmimi de yapabilir misin" dedi. Ben de oturup onun resmini çizmeye başladım. Hiç model gibi durmazdı. Hareketliydi. Tam ben resmi çizerken kağıdı elimden kapıp bakmaya başladı. Daha bitirmediğimi söylememe karşın geri vermedi. Daha önce çizdiğim resimleri de görmek istedi.

Nazım Hikmet bana akademi okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyledim. "Peki ya lise" dedi. Bu arada liseyi okumayan bir adamı Nazım Hikmet sevmez diye düşünüp korkuyordum bir yandan da. "Peki ortaokul" diye sorunca "Bizim köyde ortaokul yoktu" dedim.
Ayağa kalktı, beni öyle bir kucakladı ki. İkimizin de gözlerinden yaşlar akıyordu o sırada. "Beni çıraklığa kabul ediyor musun" diye sorunca "Sen beni ustalığa kabul ediyor musun" diye cevapladı. O günden sonra da resim çalışmalarını hızlandırdık.

ONDAN AYRILMAK İSTEMEDİM

Bir ara benim İmralı'ya gitmem gerekti. İstemedim gitmeyi, Nazım Hikmet'ten ayrılmak istemedim. Yarım kalmış kültürümle ne yapabilirim diye düşünüyordum. Nazım bana "Bu kadar aşkla, şevkle çalışan bir delikanlı nereye giderse gitsin kendine bir usta bulur" dedi.
- Sonuçta İmralı'ya gittiniz...
- İmralı'dan Bursa Cezaevi'ne döndüğüm zaman ustam Şair Baba'ya kavuşmanın sevincini yaşıyordum. Yeniden tablolar yapmaya başladım. Bu arada Nazım Hikmet "Balaban, artık yağlı boyaya başla" dedi. Bir gün oturup, düşünüyordum. Yanıma geldi "Neden çalışmıyorsun" dedi. "Düşünüyorum" deyince "Olmaz" dedi. "Hem resim yapacaksın, hem düşüneceksin. Oturduğun yerde düşünmekle bir şey yapılmaz" dedi.
Bu arada bir gün Hazım Hikmet gelip bana "Resim yapmayı bırak artık dedi. Bana ders vereceğini söyledi. Sosyoloji, ekonomi politik ve felsefe dersleri verdi bana. İki ay böyle sürdürdük çalışmalarımızı. Nazım anlatıyor, ben dinliyordum. Sonra bana soruyordu anlattıklarından.
- Diğer mahkumlar Nazım Hikmet'e nasıl davranıyordu, tavırları nasıldı?
- Nazım Hikmet'te mesafeli davranıyorlar. Çekiniyorlardı biraz ondan.
- Nasıl bir insandı genelde?
- Coşkulu, yerinde duramayan, hareketli bir adamdı.
- Ressam olmanız konusunda büyük desteği var.
- Evet. Nazım Hikmet'le röportaj yapmak için Ahmet Emin Yalman falan geliyordu cezaevine. Nazım onlara benim yaptığım tabloları da gösteriyordu. O ara Vatan Gazetesi'nde 'Cezaevinde Yetişen Ressam' diye benden sözeden bir haber çımkıştı. Bana gerçekten de büyük katkısı oldu. Ressam olmamı sağladı. Bildiklerini öğretti, beni kültürle donattı. Ama bana asla şunu şöyle yap, bunu böyle yap demedi. Kendi yöntemimi bulmam konusunda beni serbest bıraktı. Eğer aksini yapsaydı ben 'cüce' kalırdım.

- O sırada evliydi Piraye ile...
- Evet evliydi. Ama ayrılmak üzereydi. Çünkü Münevver gelmişti. O sıralarda çok karamsardı Şair Baba. Şiirleri Fransa'da, Yunanistan'da, Bulgaristan'da yayınlanıyordu, serbest bırakılması için kampanyalar yürütülüyordu. Ama o cezaevindeydi. Münevver Yenge gelince neşelendi yine. Birden bire Piraye'den boşanmaya karar verdiğini söyledi. Ama arada kararsız kalıyordu. Münevver de evliydi ve çocuğu vardı. O yüzden birden bire kocasından ayrılmak istemiyordu. Bu arada Nazım Hikmet Piraye'ye de pişmanlık dolu mektuplar yazıyordu. Bir keresinde Piraye'nin kendisini ziyarete geldiğini tam ona sarılmak istediğinde onu ittiğini anlatmıştı bana.

İNTİHAR EDECEĞİM DEDİ

Bir gün çok perişandı Şair Baba. Yatağına uzanmıştı. "Balaban gel buraya" dedi. Bir kutu hap vardı onları gösterdi. "İntihar edeceğim" dedi. Şaşırdım. Ağlamaya başladım. "Üç yere mektup yazacağım. Sen de bunları göndereceksin" dedi.
Hazırladığı mektup da şöyleydi: "İnsanlar! Duyduk duymadık demeyin. İnsanlar! İyiyi ve güzeli, çalışkan insanları ve baskı altında tutulan aydınları savunmak için, Türkçe konuşabilmek için silahımı sıkıyorum. İnsanlar, beni kınamayın. Ne yapayım, ölümü silah gibi kullanmaktan, kendimi fişek yerine koymaktan başka. Biliyorum, kavganın en kolayıdır, ama karşı koymanın son çaresi.
"Bunu bana ezberletti. Avlunun ön kısmına çıktık ben, bunu tekrar ediyordum ona. Avluda gezip dururken ben de bir takım çareler düşünüyordum.
Konuşuyorduk. Bana namaz kılıp kılmadığımı sordu, sonra da oruç tutup tutmadığımı. Hayatımın bir döneminde, cezaevine gelinceye kadar tuttuğumu söyledim. "Zor mudur" diye sordu. Zor olmadığını söyledim. Anlatım ona. "Ya ne güzelmiş oruç tutmak" dedi.
"Oruç tutmak!" dedi "Balaban, dur hele dur, aklıma bir şey geldi. Ben açlık grevine gireceğim. Eğer serbest bırakmazlarsa ölene kadar vazgeçmem.
"Sonra bana şöyle dedi: "İyice bakacaksın, öldüğümden emin olduktan sonra yazdığım mektubu Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na ve Adalet Bakanı'na göndereceksin.
"Bu arada o açlık grevindeyken resmini çizmemi de istedi. Ne kadar zamanda ne kadar zayıflayacağını görmek istiyordu.
Açlık grevine başladıktan sonra onu İstanbul'a götürdüler. Ondan sonra da uzun bir süre mektuplaştık. Af oldu ve o da ben de özgürlüğümüze kavuştuk.
Sonra resimlerimle beraber İstanbul'a gittim. Altı ay kadar Nazım'la kaldım. Benim tablolarımı annesinin evinin duvarlarına asıyordu. Eve gelenlere gösteriyordu.

- Nazım Hikmet'in kaçtığını nasıl öğrendiniz?
- Nazım'ın kaçtığını ben Sivas'ta askerdeyken öğrendim. Bir pazar günüydü. Gazetede okudum. Öyle çok üzüldüm ki... Kendimi rüyada gibi hissettim. Sanki çok ağır bir hastalığa yakalanmış gibiydim. İki arkadaşım koluma girip beni birliğime kadar götürdüler.

Nazım Hikmet gerçekten de büyük bir adamdı. Beni kültürle donattı ressamlığa yöneltti. Bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.Bence onun gibi insanlar bu dünyaya kolay kolay gelmez.

Kaynak:www.hürriyetim.com
BU VATANA NASIL KIYDILAR

İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire : «Buyur...» dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur :
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

NAZIM HİKMET-1959
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor; kanlı;
kızıl bir meş'ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neş'emiz sıcak!
kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
o «an»
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!

Ölenler
döğüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
Emret ki ölelim
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!..
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaaaaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

NAZIM HİKMET