15 Ekim 2008 Çarşamba
"BEN BİR ÖĞRENCİYİM.ŞİİR ÖĞRENCİSİYİM"
Tek avuntum- sizinle konuşurken- kendi bulduğum ve kendime sakladığım bir gerçektir: Yaşlılar geç yaşlanır. Bu yaşımdan sonra bu sevinci duyduğum için mutluyum. 10 yıl ötesini görüyorum. Ben iki yıl ileri gitmişim, siz on. Dört yıl sonrasını görüyorum. Ben iki yıl ileri gitmişim, siz on. Dört yıl sonrasını görüyorum. Ben dört yıl ileri gitmişim, siz otuz beş. Sevindiniz değil mi; beş sene karlısınız. Daha sonrası yaşıtlığımızdır.
Yasemin Arpa: Aradan 13 yıl geçtikten sonra. Çok merak ediyorum. Gerçekten o yaşıtlığı yakalayabildik mi, ne düşünüyorsunuz?
Dağlarca: Görünürde sanki bir büyük yelkenim. Ve öyle bir yelken ki, kendi rüzgarımla kımıldar gibiyim. Yelkenim eskidi şimdi. Gene yelde, başka göklerde. İnsan, aldanımın içinde binlerce küçük yaratık. Coğrafyası da vardığı ölçüde. Demin siz konuşurken bir şiir lamba gibi yandı söndü, yandı söndü. Onu anımsıyorum. Ablamla aramızda… Çok garip, geceleri ablamla inerdik aşağılara, ayakkabıları dizerdik taşlara. Ablamla ben. Anneminkiler bir yanda, benimkiler bir yanda. Biz iki erkek. İyi ki 13 yıl sonra geldiniz beni kişiliğimle yan yana getirdiniz; ikicik. Parmaklarımda bir sızlanma oluyor. Öncelikle sağ elimin parmaklarında. Bugün de durmaktadır.
“Hiç kimse yazarak yalnızlığını gideremez”
Yasemin: “Nüfus kağıdım değişiyor. Sözcük gibi oluyorum” demişsiniz. Yalnızlığınız sözcüklerle baş başa olmak değil mi?
Dağlarca: Değil. Niye? Yalnızlık sürezlerden de daha büyük. Hiç kimse yazarak yalnızlığını gideremez.
Yasemin: Yalnızlığı gidermek gibi bir uğraşınız oldu mu? Yoksa bu sizin seçiminiz miydi?
Dağlarca: Seçimim değil. Kendim isteyerek bunu bulmadım. Doğanın da bu işe beni hiç karıştırdığını sanmıyorum. Yalnızlık bence her maddenin içindedir. Telefonla konuşan bir şiir yazdım. Telefonla konuşan bildiğimiz buradaki bakır tellerinin ötekilere açılmasıdır, ötekilere seslenmesidir. Bakır tellerinin yalnızlığıdır. Bunu söyledim orada. Bir de böyle bir yalnızlık vardır. Belki alaşımlar bunların sevincidir.
Yasemin:
Sözcükleri tar
tıyordu tanrım
Sevmek en ağır gelince
Şaştı
Dizelerini yazan bir şair olarak sormak istiyorum. Yazmak, yalnızlığın orta yerinde yalnızlığı aralamak gibi bir şey mi?
Dağlarca: Tanrı yeryüzü merkezli bir genel sevinç olmasın? Tanrı bütün mistik edebiyatın söylediği herkese düşen bir pay, bir hisse olmasın? Tanrı taa ilk gökyüzü kanalından başlayıp, avucumuzda kalan bir metafizik belge olmasın? Çok karışık kavramlar.Sen ne hınzır kızsın sen.
Yasemin: Hep öyle gördünüz nedense beni!
Dağlarca: Hep öylesin de ondan. Bir plan kurmuşsun. Ona tatlı götüreyim, yesin yesin konuşsun.
Dağlarca: Hüsniye’ciğim ye.
Hüsniye Duman: Yok Fazıl Bey siz yiyin.
Yasemin: Hiç bana ye demiyorsunuz, Hüsniye’ciğim, Hüsniye’ciğim… Çatlatacaksınız insanı.
Dağlarca: Hüsniye’ciğim benim manevi eşim. Yemezsen bunu bırakacağım. Seni kıskandı.
“Hiçbir dizeye tam dizedir diyemedim.
Yazdıklarım da içinde.”
Yasemin: Dağlarca, ‘Yapıtlarımla Konuşmalar 1’ kitabınız üzerinden sormak istiyorum: Bu kitaplar, biraz da başkalarının sizi çok doğru anlayamamasından, yazamamasından, sizin bu konudaki kaygılarınızdan mı kaynaklanıyor? Kendi yapıtlarınızı kendinizle söyleşerek açıklamaya çalışmak...
Dağlarca: O kitap benim taa küçüklüğümden beri yazmak istediğim bir kitaptı. Yazmaya elim değdi, çok sevinçliyim. Orada gerek kendime ait, gerek şiire ait birçok gerçeği ortaya döktüm. Sonra o kitabın gördüğü ilgiden de memnunum. En az 25-30 dergi bana özel sayı yaparak bu kitaptan bahsetti. O kitap, içtenlikle yazılmış bir kitaptır. Uzun bir yaşamanın, çocuk yaşamasının öyküsüdür. O kitabı yazarken çok disiplin kurdum. Yazdırdığım kişiye çok güç günler yaşattım. Ama sevinçliyim. Bu iki kitap benim üzerime sanki çok ışıklı bir aydınlık serpmiştir. Birçok kişi şiirimin bazı gizlerini oradan öğrenmiştir.
Yasemin: Böyle bir yöntem izlemenizde şiirinizle aranıza başka birini almamak isteğiniz de yok mu?
Dağlarca: Allaha şükür, ben dinamiği kendinde olan birisiyim. ‘Öz yaptırım’ bence dinamik sözcüğünü karşılar. Ünüm, saygım bundandır.
Bana birçok beyin doktoru sormuştur, anlamak istemiştir. Örneğin Eskişehir Üniversitesi’ne gittiğimde bir konuşma yaptım. Konuşmayı yaparken kendimi yitirdim. Doktor “Yok siz başka bir şey yiyorsunuz” dedi. Ne yiyeyim dedim? “Ben beyin doktoruyum, siz konuşurken öyle şeyler söylüyorsunuz ki, bunu insanın düşünmesine imkan yok” dedi. Neyse, adam demek istedi ki, senin beynin başka türlü çalışıyor. Bunu bana birçok kişi söyledi, doktorlar da söyledi. Bence bu alışkanlık şöyle olmuştur: Ben şimdiye dek kimseyi beğenmedim. Bir de bir huyum var, her okuduğum şeyi, dizeyi tashih etmeye başladım; başkasının dizelerini. Kelimelere yer değiştirtirim, kelimeleri bölerim, parçalarım. Anlamın daha nüanslı şekilde anlaşılmasını sağlayacak, gramerce çabalar gösteririm. İşte beğenmemek benim yolumdur. Kendim de içinde, kimseyi beğenmem. Kimseyi. Kanımca her anlatımın daha güzel biçimi vardır. Sanki anlam ağacı büyük, uzun bir ağaç. Buraya ne kadar uzansak ellerimiz ne kadar uzun olsa, kuracağımız merdivenler ne kadar büyük olsa, zıplasak az gelir. Hiçbir dizeye tam dizedir diyemedim, yazdıklarım da içinde.
Yasemin: O zaman dize tamamlanabilir bir şey değil midir?
Dağlarca: Dize tamamlanacak bir şeydir ama daha ötesi var.
Yasemin: Siz “Aynı noktaya tanrıyla birlikte baksak tanrıdan önce ben görürüm” demiştiniz.
Dağlarca: Ben görürüm çünkü o daha öteye bakıyor. Ben önce görebilirim ama o daha uzun bakışlı. Daha doğrusu o bizim bakışımızın bize kalan payı kadar daha büyük. Paradoks gibi görünen tümce bence gerçeğin en yakınındadır. Çok sevindiğim bir durumum var. Bana kim ne zaman ne sorsa, sanki ben o sorulara bin yıl önce hazırmışım durumundayım.
“Her sanatçı bir yalvaçtır, bir peygamberdir. Her sanatçının getirdiği bir başka din vardır, dünya görüşü vardır.”
Yasemin: Tamamlanmamış dizelerden söz ediyorsunuz ama sizin tümceleriniz söylediğiniz gibi binlerce yıl önceden hazırlanmış gibi.
Dağlarca: İşte bu şundan: Ben genç şairlere kaç defa söyledim anlamıyorlar. Dilinizi bir arı gibi kendiniz yapın diyorum. Hiçbir kavanoz, isterse dünyanın en uzak gezegenlerinden gelsin, sizin balınız kadar bereketli olamaz. Onu harf harf (masaya vurarak)ses ses işleyin. Gece yatakta onun muhasebesini, seslendirmesini, anlamlandırmasını yapın. Sonra sesi hiç arka plana bırakmayın. Ses, Allah’ın duyamadığımız yanıdır. Her sanatçı bir yalvaçtır, bir peygamberdir. Her sanatçının getirdiği bir başka din vardır, dünya görüşü vardır. Bu dünya görüşünün o sanatçıya özel inceliği, güzelliği, sıcaklığı -altını çiziyorum- vardır. Bunlara ulaşamadan metin yani yapıt anlaşılamaz.
Yasemin: Dağlarca, altını çizdiğiniz sıcaklık sözcüğünden ve beğeniye ilişkin seçiciliğinizden yola çıkarak sormak istiyorum. ‘Yapıtlarımla Konuşmalar 1’de ‘Ulusumuzun 2-3 ozanından biridir demişsiniz Yunus Emre için’. Diğerlerini de söyler misiniz?
Dağlarca: Diğerlerini başka sanatçılar bulsun. Ben birini bulduğum için mutluyum.
Yasemin: Size 20. yüzyılın iki büyük şairi sorulduğunda şu yanıtı vermiştiniz: “Birincisi ben değilim, ikincisini de bilmiyorum”.
Dağlarca: Tabii Allah’a şükür kendime teleskopla bakmam. Mikroskopla bakmam. Ben kendime bakmam. Bana baksınlar da demem. O benim yalnızlığımı bozar. Ben kendi kendime yaşarım, kendi kendime yazarım. Bir tek okuyucum olmasa, kendi içimdeki okuyucularımın sayısı bir kişi azalmaz.
“…Atatürk ilk çocuktur. Daha doğrusu, daha bir kelime yazılmamış büyük bir kağıttır.”
Ben
2’ye geçince
2’ye geçti Atatürk
Öyle sevindim ki
Yasemin: Her çocukta bir Atatürk yaşadığını söylemişsiniz. Oğlum bana, “Anne, bir kere çok yukarıya, gökyüzüne sıçramanı istiyorum’dedi. Ne yapacaksın oğlum dediğimde, ‘Oradan bana Atatürk’ü indirmeni istiyorum, görmek istiyorum O’nu” dedi.
Dağlarca: Ne güzel. İşte Atatürk sevgisi çocukta doğuşundan başlar. Çünkü Atatürk ilk çocuktur. Daha doğrusu, daha bir kelime yazılmamış büyük bir kağıttır. Yaşamasıyla herkes o kağıdı doldurur. Atatürk de o kağıdı kendi doldurmuştur. Çocuk bu yüzden Atatürk’ün en yakınıdır. Atatürk’te ulusun özü vardır; her çocukta olduğu gibi. Atatürk bir sanatkardır. Onun yazın eseri, Türkiyemizdir.
Dağlarca: Nereden aldınız?
Yasemin: Baylan’dan. Bana hala yer misiniz demediniz Dağlarca. Bekliyorum sıramı.
Hüsniye: Çay alır mısınız yanına?
Dağlarca: Çay getir de buna da verelim bişey. Oburluğunu gösterdin yine.
Yasemin: Siz öyle demiştiniz ama. İçinde bir göz senin hasta olmanı bekliyor, gıdana dikkat et, demiştiniz.
Dağlarca: İyi valla. Sana bedava peygamberlik yapmışım.
Yasemin: Sağ olun.
Dağlarca: Ben bu 10 sene içinde çok şey yitirdim. Bir defa kızmayı yitirdim.
Yasemin: (Gülüşmeler) Hiç öyle görünmüyor Dağlarca.
Dağlarca: Efendim bu hanım kız... Benim adım Fazıl Hüsnü ya. Hüsniye benim adımın dişisi. Ben sanki onu akrabalarımdan biri gibi sayıyorum.
Yasemin: Söyleseydiniz adımı değiştirirdim Dağlarca.
Dağlarca: Sonra bu hanım kız beni ilk gördü, kaynaştık.
Yasemin: Kaç yıl oldu kaynaşalı?
Hüsniye: 1 yıl. Şiir benim pek ilgi alanıma girmiyordu, Almanya’da yaşadığım için uzun yıllar. Hüsnü Bey’e karşılıksız bir sevgim var ve o yüzden de kızsa bile ona kırılmam gibi geliyor.
Dağlarca: Hiç, hiç yapmaz. Çok teşekkür ederim. Eskiden benim küçüklüğümde ağızlıklar vardı, sigara ağızlıkları -özel bir kadife kutu içinde böyle ipekten - zengin adamlar çıkarıp içerlerdi. İşte bu hanım kız beni bir ağızlık gibi kadife kutunun içinde taşıyor.
“…Ben kendimi Türkçe’nin bir türlü bekçisi sayarım. Her sözcüğü kullanmak isterim ki, ilerideki çocuklar, gençler Türkçemizin o sözlerini unutmasınlar. İsterim ki Türkçe yok olsa -bunu bir yerde de söylemiştim- benim kitaplarımda Türkçe’nin tümünü bulsunlar. Eksiksiz tümünü.”
Dağlarca: Bu o sözün hiçbirini incitmez, değiştirmez. Çünkü ikisi ayrı-ayrı; bir bakış ama, aynı beyinden gelen ayrı ışıklar gibi o beynin içinde birleşiktirler. Bir defa burada diyor ki: Sözcüklerin yükünü ver. Yoksa oraya anlamsız bir ağırlık, bir artı, bir eksi getirmesin der. Sözcükleri para gibi kullan diyor. Mesala ben kendimi Türkçe’nin bir türlü bekçisi sayarım. Her sözcüğü kullanmak isterim ki, ilerideki çocuklar, gençler Türkçemizin o sözlerini unutmasınlar. İsterim ki Türkçe yok olsa -bunu bir yerde de söylemiştim- benim kitaplarımda Türkçe’nin tümünü bulsunlar. Eksiksiz tümünü. Yani bir şey olsa, yine bir gemiye toplansalar her tarafı sel bassa, yeryüzüne indikleri zaman o gemide yalnız benim kitaplarım olsa Türkçe yeniden yeryüzünde yaşıyor olsun isterim. Ama bir şey anlatırken on sözcükle mümkünse on bir sözcükle olmasın isterim.
İyice bakarsanız fazla sözcük o yazıyı değersiz kılar. Şeye benzer bak şiirler, piyano versiyonuna; bir nota fazla olsa nasıl o versiyon bozulursa şiir de bozulur. Onu atar. Şiirin genel tablosu atar, istemez, sevmez. İşte bu gene doğanın ana kurallarına uyar. Dört yapraklı bir yonca yeter, onu beş yapraklı yapmaz doğa. Ama beş daha güzeldir, bir pençeyi anlatır, bütün hayvanların ifadesini taşır gibi bir düşünce burada sökmez. Birinci kural; söz bitti miydi metin biter, anlam biter. Anlam bitti miydi metin biter. Edebiyatın çoğu bir fazla sözcük yüzünden okunmaz olmuştur, klasik olamamışlardır. Zaten klasik demek, sözü anlama tıpatıp uyuyor demektir; eksiksiz, fazlasız. Evet bu da benim gözlemlediğim baş gerçektir. Maddenin bir ifadesi varsa her anlamın da bir sayısı vardır. Bu sayı ussal anlamın karışık matematiğinden çıkar. Fizik ve kimyanın buluşu gibi. Bunu ben 86 adlı şiirimde ortaya koydum. Ta ilk mektebe gittiğimin, ilk notları aldığımdan, taa o zamandan beri ortaya koydum. Bilmeden de şimdi onun kafamdaki o bilinmeyen merkezin ne güçte olduğuna beni ayrıca inandıran bir olay. Biliyorsun mektepte bana 86 numara vermişti hoca. Ben bunu büyük harflerle defterime yazmıştım. Büyük bir 8, yanına büyük bir 6. Parmak kadar kalınlıkta bunu büyüttüm ve eve geldim bir sevinçle. O zaman bizim evimizde bir adet vardı: Evdeki dolapları taksim etmişlerdi kardeşler. Bana da en aşağıdaki dolabı vermişlerdi. Konya’da bir eski evdi. Neyse, ben dolabımı açtım. Bana verilen eski kartpostalları eski küçük şişeleri dizmiştim. Dolabın kapağına yapıştırdım onları. Ama 6’yı oraya, 8’i bu tarafa yapıştırmışım. Ablalarım geliyor, numaran kaç diyorlar, 86 diyorum, bana gülüyorlar. Biri geldi, biri daha geldi. Bunlar niye gülüyor diyorum, benimle alay ediyorlar bayağı. Çünkü hem dolaba bakıyorlar, hem bana soruyorlar. Bu dolapta görüyorlar niye bir daha bana soruyorlar diyorum. Neyse gülmeler çoğalınca ben anladım bir hata yaptığımı. Baktım defterde 8 bu yandaymış, dolapta 6 bu yanda. İşte orada sözcüklerin yer değiştirince ne olduğunu anladım. Şu gerçeği söyleyebilirim: Kişi yanıla yanıla yanılmaz olur. Kendi kafasıyla bunu yaşarsa daha yararlı.
Kutu önünüze geleli sorular azaldı.
“Şiir, hem bir saat gibi günümüzü göstermelidir hem bir pusula gibi gidilecek doğru yönü belirtmelidir.”
Yasemin: Çok yakında yitirdiğimiz Attilâ İlhan’la sizin bir konudaki farklılığınız üzerinden sormak istiyorum. Eski Türkçe’yi yaşayan dilin içinde kullanmak konusunu.
Dağlarca: Şiir yazmak yapı kurmaya benzer. Andığınız kişi başka bir yöntemle kurmuştur. Pencereleri pencereciden, kapıları kapı satıcısından, tuğlaları yakındaki ocaktan, aydınlatmaları aydınlatmacıdan toplamıştır.
Bu öyle değil. Onun büyüklüğü, alan tavanının yüksekliği, düşüncelerle çizilmiş, yerlerine konmuştur. Şiir, hem bir saat gibi günümüzü göstermelidir hem bir pusula gibi gidilecek doğru yönü belirtmelidir.
Yasemin: Yaşamak yanılmak değil midir yoksa diye sorarken, bu kadar yanılmanın içinde şiir hem saat gibi günümüzü hem pusula gibi doğru yönü nasıl gösterebilir?
Dağlarca: Öyle göstermelidir ki, göstermiştir de; işte Yunus. Yunus’un şiirlerinde hem o saati, onun yaşadığı saati görüyorsunuz, hem bugünde olduğunuzu görüyorsunuz.
Yasemin: “… Kadınlar sevgilerini içlerine gömerler. Kıskanırlar kendilerini. Çoğu birisini severken kendisini sever. Böyle olmayanlar kıyar yaşamasına. Belki yanılıyorum. Yaşamak yanılmak değil midir”? diye soruyorsunuz ‘Yapıtlarımla Konuşmalar 1’ kitabında.
Gazetecilik kursunda ilk tanıştığımız gün böyle bir tartışmamızı hatırlıyorum sizinle aramızda. Kadınların farklılığının, şiir, resim vs. sanatın diğer alanlarındaki yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dağlarca: Evet. Uyanır uyanmaz …Dağ kadar olurken güzel olduklarını sanırlar.
Yasemin: Erkek bakışı, erkek ozan bakışı bu değil mi? Sizde öyle bir duruş var.
Dağlarca: Artmazlar, eksilirler. Çünkü bir gün gelir artık çocuk doğurmadıklarının, azaldığının belgesidir. Çatlasanız da patlasanız da. (gülüşmeler)
Yasemin: Bu da sizin kıskançlığınız olsa gerek.
Dağlarca: Kıskançlık değil, böyle kızım. Kıskanacak bir şey yok
Yasemin: Kendi doğurdukları çoğalır, kendileri azalırmış gibi görünürken.
Dağlarca: Evet çünkü doğanın çizgisi bu. Bak mesela kadınların ödü kopuyor menopoz dalgalarına. Tabiat istemiyor bir defa. Ben ne yapayım. Maalesef. Siz de biliyorsunuz ki, o yaştan sonra çocuklar eksik doğuyor, el ayak parmak bakımından.
Yasemin: O saatten sonra çocuk falan da bakılmaz zaten.
Dağlarca: Tabii bakılmaz. Tabiat ona o iştahı vermiyor. Bende olsa vericem ama Allah vermemiş ne yapayım?
Yasemin: Şeyh Galip’e Dörtlükler’de “Yaz, varlığımın sevinci gözdür/ görmek yaşamakla eş değerde” demişsiniz.
Dağlarca: Evet.
Yasemin: Görmenizin azalmasıyla birlikte yaşamdan azalan şeyler nedir Dağlarca?
Dağlarca: Kavramlar, deyimler, sözcükler söylemekle kalmıyor, görmek yerine de geçiyor. Gözler görse de görmese de bir konuktur. Amma şeyler konuştuk yine bugün...
Yasemin: Yine bir şiirinizden sizi yakalayayım.
Ölsem bile bir
Yaşındayım ki
Ölmek bana pa-
dişah değildir
diyorsunuz. Dağlarca’ya ne padişahtır diye sormak istiyorum.
Dağlarca: Yaşamayı severken bir büyük saltanatım vardır; şiiri sevmem. Bu saltanat, bildiğimiz saltanatları geçer, aşar. Çünkü saltanatlar coğrafi bir düzeyi kapsar. Gerçek sevgiye erişen kişi, hatta herkes sevgiyi ilk keşfeden gibidir. Ben bunu çok hissettim. Hani gelinle güveyin birleştigi odalar var ya zifaf odaları, orada her çocuk -onlara çocuk diyelim artık burada- bunu keşfeden gibidir. Halbuki bu arının binlerce yıldan beri yaptığı bir iştir. Atın bile, arının bile... Bu doğanın bakireliğidir.
Yasemin: Gerçek sevgi ile gerçek olmayan sevgiyi Dağlarca nasıl ölçer?
Dağlarca: Efendim hayatıyla ölçer, yaşamasıyla ölçer. Öyle sevgi anları vardır ki: İnsan ölüdür her gece, sabahleyin dirilir. Bir yeri ölü kalkar. Çünkü sevgi demin de söyledik; ödünç alınır ve ödenir. Yaşamasıyla ödenir. Kalabalık çocukların sevgisizliğiyle, eziyetiyle ödenir. Fedakarlığıyla ödenir. Ben çok insanlar gördüm ki artık kendi yaşamıyor; çocukları için yaşıyor, karısı için yaşıyor. Kendi yok. Sigara dumanından başka kendisinin bir şeyi yok. O sigara dumanı da teselli onun için, bütçesi ne kadar küçük olsa da o paketi almadan duramaz.
Düşünürüm arada bir; bütün evren bir tiyatrodur. Ve her hayvan bu tiyatroda bir figürandır. Her yaratık, her şey. O sahne biter öteki sahne başlar. Çekici durmadan çeker filmlerini; bunları nereye koyarlar, nerede biriktirirler bilemem. Belki şiir yaparlar, belki heykel yaparlar, belki müzik yaparlar; nerede birikir bilemem. En geç onlar mı, kim kalacak bilemem. Irmaklar mı, kuşlar mı kim kalacak bilemem? Kimi gitmez Yunus gibi. Giderken gitmez olmak isterim. Bir bölümü gider, bir bölümü de gitmez. Adını anacağım Yunus’un gitmezliği gibi.
Yasemin: “Öyle bir zaman gelecek ki, sevgiler bile gramla tartılacak” demiştiniz konuşmamıza başlarken. Siz kendi içinizdeki sevgileri tartığınızda, ölçüye vurduğunuzda en ağır gelenler neler?
Dağlarca: Sevgi de insanda bir konuktur. Onun geldiği an, altın saat diyelim, altın anlar diyelim, altın sürez diyelim. Sürez daha yakıştı; Türkçe çünkü. Onun geldiği an altın sürezdir. O geçen doğanın sırları içinde iki yaşama geçirir. Birisi olduğu anların yaşaması, bir tanesi geçmişte kalan sürez. Evet geçmişte kalan sürez bir ağrı gibi duruyor, hiç gitmiyor. Bin sene, on bin sene geçse o hiç gitmez. Sevgi, doğadaki büyük tiyatronun kulisidir.
İnsan, hele benim gibi yaşlılar bir de vergi verirler; söz vergisi.
Yasemin: Taş bana mı şimdi?
Dağlarca: Böyle bir tahsildar gönderiyor, topluyor paraları. (Gülüyor) “İnsan yaşarken hayatının bir bölümü o kitapta kalıyor ve sizden kopuyor sanki. Eksiliyorsunuz gibi oluyor, artıyorsunuz gibi değil.”
Yasemin: “Düngeceki- En Sevmek” kitabınızda sevgi çok somut görünüyor. Diğer sevi şiirlerinizden farklı olduğunu görüyorum.
Dağlarca: Ben bunu yazarken vallahi çok yerde ağladım. Hatta temize çekerken de kelimeler bozulmuştu onların doğrusunu zor bulabildim. İşte insanın böyle şeyleri olur, handikap diyorlar, yazarken düşeyazıyor. Yani düşer gibi oluyor. Öyle bir gerçek kitaptır ve bunu uzun müddet yaşayarak yazmışımdır. İşte insan yaşarken hayatının bir bölümü o kitapta kalıyor ve sizden kopuyor sanki. Eksiliyorsunuz gibi oluyor, artıyorsunuz gibi değil.
Yasemin: Siz o zaman kendinizi çok eksilmiş mi hissedeceksiniz 114 kitapla...
Dağlarca: Yazdıkça azalmak da değil, çoğalmak da değil... Yazdıkça kopma hissediyorsunuz, kopma. O andan kopma. O an, biraz daha geriye gidiyor. Yani yirmi sene evvelki şeyi yazarken siz kırk sene evvel oluyorsunuz. Bu yüzden, belki de anlam size gülümseyip gidiyor. Ahh ahh bunları insan anlayabilse çok doğru yazar ama anlayamıyor. Sonra yazmadığım bir şey var, çok acayip bir şey. Ne yazsanız sizden bir yerini saklıyor. Sanki tam anlamıyla evlenemediğiniz bir kadın gibi. Size orasını vermiyor. Kadın bir giz küpüdür; şiir daha çok bir giz küpü.
Yasemin: Tam bir teslim oluş yok öyle mi, büyük bir şaire bile?
Dağlarca: Tam tersi. Bir defa ne yazık ki zamanla insan ne kadar çağdaş ve ileriye dönük yazsa da sözcükler eskiyor. O sözcük, eskiyen bir sözcük şiiri mahveder.
Yasemin: Yaşamasına devam etmiyor mu şiir?
Dağlarca: Etmiyor, Mesala ben şimdi okuyorum eski şairleri. Anlaşılmaz sözcükler çoğaldıkça şair yok oluyor. Haşim çok büyük bir şairdir ama ne yazık ki Arap kökenli olduğu için Arapça’yı çok kullanmıştır bazı şiirlerinde. Bazen de bunun farkına varmış bunu temizlemiştir. O eski şiirleri çok daha güzeldir ama ne yazık ki anlaşılmaz. Yazdığı sözcükler o şairin yaşamasını yahut yaşamamasını sağlıyor. Yahya Kemal, Haşim’den çok daha iyi bir şair değildir, buna rağmen Yahya Kemal yüz derece tanınır, öteki yirmi derece tanınır. Haşim ilk defa şiire birçok gerçekliği taşımıştır. Klasik Türk zamanını gösteriyor, onun ihtişamını gösteriyor. Sonra onun bir şiiri var diyor ki: “Türkçe benim ağzımda annemin sütüdür.” Ben buna bir dörtlük yazmıştım: Dedim ki, bu adamın iki tane süt ninesi varmış, biri Arap biri Acem’miş. (gülüyor) Bu sütleri oradan almış. Hem diyor ki, Türkçe benim ağzımda annemin sütüdür, sonra bakıyorsun ki şiirlerinde Arapça, Farsça.
“Eskiden derdim ki ‘hiç resmim olmasa. Maalesef o bekaretimi de aldılar, gittiler.”
Dağlarca: Çocukluk resmimi çek de öyle git. Elini pantolona sokmuş, resmin en sağında bir çocuk, o benim. Onun suratına bak, çatık kaşlı maşlı bir çocuk. İsterseniz resmi oradan sökün de öyle çekin.
Hüsniye: Orada bayağı esmer görünüyorsunuz. Fotoğraftan mı?
Dağlarca: Efendim, öpüle beyazdan. Hüsniye Hanım ben eskiden böyle değildim, eskiden yakışıklıydım, şimdi bakma.
Hüsniye: Yine yakışıklısınız Hüsnü Bey’ciğim.
Dağlarca: Çeke çeke yaşar insan, çekilecek en sonunda. Çeke çeke yaşar insan, çekile çekile olur. Eskiden derdim ki ‘hiç resmim olmasa.’ Maalesef o bekaretimi de aldılar, gittiler.
Yasemin: Yakanızdaki nazar boncuğuna ne demeli Dağlarca?
Dağlarca: Sevenler taktılar.
“Kaç kişi 93 yaşına kadar gelmiş. Bunun uzun müddet tadını almışım, sevincini yaşamışım. Sözlerimin hiç olmazsa bir kısmını söyleyebilmişim. Türk edebiyatına bak! Allah’a çok şükür bu yaşa gelmiş ne romancı var, ne şair. Doğadan gelen bir madalya. Ben bunun bilinci içindeyim. Öyle ki yazı yazmak en büyük sağlıktır. İnsan yazı yazarken en büyük sağlığının süresini
yaşıyor.”
Yasemin: Kitap okuyabiliyor musunuz?
Dağlarca: Maalesef. Sevdiğim bazı arkadaşlar gelip bana okuyor. Ben şuna üzülüyorum. İnsanın en gerekli uzuvları önceden insana veda edip gidiyor. Mesela yürümenin temsilcisi ayak, görmenin kaynağı göz. Halk arasında bir söz var; Allah gözden, dizden noksan bırakmasın diye. Çünkü birisi yeryüzünün maddi yönünü görüyor, birisi yeryüzünün manevi yönünü görüyor. Ama insan yine kendini avutuyor. Şundan da çok memnunum gene. Kaç kişi 93 yaşına kadar gelmiş. Bunun uzun müddet tadını almışım, sevincini yaşamışım. Sözlerimin hiç olmazsa bir kısmını söyleyebilmişim. Türk edebiyatına bak! Allah’a çok şükür bu yaşa gelmiş ne romancı var, ne şair. Doğadan gelen bir madalya. Ben bunun bilinci içindeyim. Öyle ki, yazı yazmak en büyük sağlıktır. İnsan yazı yazarken en büyük sağlığının süresini yaşıyor. Beyin, ayaklar her taraf susuyor. Orada yalnız sağlık, doğadan aldığı belge ile ben de varım diyor. Sevgili Cahit Sıtkı, sevgili Orhan Veli; bunların hepsi yarım kalmış yaşamalardır.
Yasemin: Yazı - yazgı ilişkisi?
Dağlarca: Onun yazgısına yazı derler, bizimkine yazı. Ama mutlu kişiler kendi yazgılarını yazar. Bak yeri geldi. Azerbaycanlı bir şairin dörtlüğü. Bundan 100 yıl önce yaşamış. Onun mezarını da gördüm, müzesini de gezdim. Çok severim bu dörtlüğü. “
…Ağlar idim güler idi alem/ Bir öyle ömür geçir ki olsun mevkin sana hande/ Halka matem”. (Sabir) Türkçesi şu: Anımsıyor musun doğduğun günleri/ Sen ağlıyordun herkes gülüyordu/ Öyle bir yaşam geçir ki sen gülümse onlar ağlasın.
Dağlarca: Hüsnüye, sırası şimdi. Yahya Kemal’in gazelini söyle.
Hüsniye: Ama ben size bunu özel söylüyorum Fazıl Bey.
Dağlarca: Senden rica edeyim. Eğer söylersen gel beni öp. (Gülüşmeler) Gel evvela öperek başla. Hemen, vakit kaybetme.
Hüsniye: Hangisini söyleyeyim Fazıl Bey?
Dağlarca: Meşhur Yahya Kemal’in gazeli; Erenler.
Hüsniye: “Ömrüm şu biten neşvesi tam olsun erenler…”
Yasemin: “Ben gençliğimde güzel olmayan kadınların elini bile sıkmazdım” demiştiniz.
Dağlarca: Şimdi maalesef iyi göremediğim için o şeyi bıraktım. Şimdi nezaketine, terbiyesine bakıyorum. Biraz da kültürüne. Öyle gelen var ki, kadını da erkeği de. Buraya gelip bana şu suali soran bile var: “Siz yazdıklarınızı yayınlıyor musunuz?” Defol, buradan çık demek lazım ama gene susuyorum.
Yasemin: Bir futbolcuyla falan mı görüşmeye geldiğini sanıyorlar yoksa?
Dağlarca: Yani böylesi bile var. Ama gene ben işte yaşlılığımdan belki büyük af seviyesine ulaştığım için Allah’a şükür, gene onu pek bozmayıp, bazen yayınlıyorum falan diyorum.
Yasemin: Neler konuşuyorsunuz peki onlarla?
Dağlarca: Basmakalıp şeyler; ne zaman yazı yazmaya başladınız, şiir seviyor musunuz, şiir sizce ne demektir, klasik şeyler işte; oradan buradan kapmış getirmiş. Nitekim bazen birkaçını kovdum. Artık iyice cahillerini kovdum. Neredeyse bana okuryazar mısın diye soracaklar.
“Biz birikmiş tembelliğimizin mahkumuyuz. Kimsenin mahkumu değiliz.”
Yasemin: 91 yılında Hürriyet Vakfı’nda şöyle demiştiniz: “İnsan yaşlandıkça yurtsever, ulussever, ussever oluyor”.
Dağlarca: Evvela insan bunun ayırdında olmayabiliyor. Ama yaşlandıkça, sağı solu gördükçe, gözlemledikçe hepsinin sende ayıp gördüğü şeyleri çoktan daha fazlasını yaptığını görüyor. Fransızlar mesala uzaktan hümanist gibi görünürler ama içeriden o kadar Fransızlardır ki anlatılamaz. Her gün üç defa özgürlük lafı geçer ama yazdığım gibi kitaplarımda ‘Fransa Afrikası’ demekten de utanmazlar. Koskoca bir kıtaya kendi adlarını koymaktan utanmazlar. Bu bir defa Fransa’nın silinmez bir lekesidir.
Ulussever olmak. Hele şimdi bu toplamsal görüş, ulusal olmak onların hakkı, bizim hakkımız değil. Ama sen de olsana yahu! Bugün Fransa, Almanya, İngiltere yeryüzü kapışmasında birbirini yiyor.
Biz birikmiş tembelliğimizin mahkumuyuz. Kimsenin mahkumu değiliz. Kendi kendimizi bu hale sokmuşuz.
Yasemin: Dağlarca, “Toplumculuk olmazsa şiir de düz yazı da yazılamaz, bakmayın günün modalarına” diyorsunuz.
Dağlarca: Elbette. Zaten her şiir bir nevi ulusal kendini korumaktır. Dilinin ve ülkesinin korumasıdır. Bilinçaltında yahut da düşüncenin bizim farkında olmadığımız ileriki bakışlarından ötürü. Okumak yetmez, yeryüzünü görmek lazımdır.
“Toplumdan uzak yanım, toplumun kendinden uzak yanıdır.”
Yasemin: Dağlarca, bir toplumcu yanınız bir de toplumdan uzak yanınız var.
Dağlarca: Toplumdan uzak yanım, toplumun kendinden uzak yanıdır. Paradoks gibi görünen bir şey, doğrudur. Şunu anlatıyor: Toplum öylesine bilinçsiz ki kendi bilincinin bile, kendi varlığının bile farkında değil. Mesela Türk olduğunun, ayrı bir yapının, ayrı bir kişi uygarlığının sahibi olduğunun farkında değil. Bence uygarlıklar önce kişi uygarlığından başlar. Bu uygarlık bir yapı yapmak, bir tren yolu yapmak, ileri bir makine yapmak değildir. Bu uygarlık, görmüş geçirmişliktir. Bizim ulusumuz tarih boyunca en büyük coğrafyayı yaşamış bir ulustur. Orta Asya nerede, Anadolu nerede, hatta Avrupa’nın ortaları nerede? Biz Allah’a şükür bu coğrafyayı yaşamışız ve gövdemizin, usumuzun bilinçaltına o coğrafyayı katmışız. İşte bizim bizden koparılmaz üstünlüğümüz budur. Eğer ben gittiğim, gördüğüm bütün ülkelerde el üstünde tutulmuşsam -bunu gururla söylüyorum- hiçbirinden geri olmadığımı, birçok yerimin onlardan ileride olduğunu gözleriyle görmüşseler, bu, coğrafyanın bendeki yansımasıdır. Her Türk bence başka uluslardaki insanlardan farklıdır. Çünkü bizim gözlerimiz daha çoktur. Onların ikiyse bizimki üçtür, beştir, ondur, kırktır. Seçilmiş bir ulusuz. Şundan övünç duyarım; hiçbir dilden, hiçbir kavram hiçbir anlam katmadan Türkçemize onlarda olmayan anlamları, kavramları getirmiş, yaratmış, sunmuşum. Benim birçok dizem bütün Batı dillerinin hiçbirine çevrilemez. Bunu bana çevirmenlerim birçok kez söylemiştir. Söylenebilir ama ben şu kadar söylemişim, onlar bu kadar cümlelerle söyleyebilirler. Örnek: Hoo’lar kitabında bir dizem var:
İnsanlar insanlar geçer kapından/ Bir gece sevmişsindir. Bu ‘sevmişsindir’ sözü hiçbir dilde yok. Söylenebilir. Ama dediğim gibi; beş on kelimeyle. Türkçemizin bu zenginliğini ben duymuşumdur ve saklamışımdır şiirlerimle.
“Bir sözcüğün daha Türkçesini bulsam neredeyse pencereye bayrak asacağım.”
Yasemin: Siz dil konusunda hiçbir sıkıntı çekmediğinizi Türkçe’nin bunun için çok elverişli olduğunu söylüyorsunuz.
Dağlarca: Tabii. Ben eserlerimi çoğaltarak bunların gözüne soktum. Her zaman da sokmuş olacağım. Ben öyle kitaplar yazdım ki son zamanlarda, içinde yabancı sözcük yüzde 5’e indi. Ben bu işe başladığım zaman yüzde doksandı.
Yasemin: Yüzde 100 olacak mı?
Dağlarca: Eğer Allah bana on sene daha ömür verirse olur. Ama bunu sevmiyorlar ki yapsınlar. Bir defa kafaları sevmiyor bu işi. Halbuki ben, bir sözcüğün daha Türkçesini bulsam neredeyse pencereye bayrak asacağım. Öyle seviniyorum.
Mesela Delice Böcek kitabıma şöyle başlıyorum:
“Sayrı idi eşin kodun yuvada
iki yavrun iki ağlaşırkene ”
Orada sayrı kelimesini öyle koydum ki, artık kimse bu kelimeye yabancılık duymamalı. Çünkü eş kelimesinin verdiği sıcaklığın yanına koydum ki, o sıcaklıkla beraber sayrı sözcüğü yerleşsin. Ben buralarda çalışıyorum. Delice Böcek başlıyor yürümeye, taşları mezarları çiğneyip İzmir’e varıyor, 9 Eylül oluyor, İzmir kurtuluyor. İşte bu büyük bir kitaptır ve hiçbir ulusun destanı, şiirleri bu düzeye kadar çıkmamıştır. Burada vur kır yok, kasatura yok. Asıl kurtuluş budur. Sonra ben ‘Bağımsızlık Savaşı’ kitabımda bir yere kadar Osmanlıca yazdım, orada iyice dile hakim oldum sonra öz Türkçe yazdım. Sakarya savaşlarında Türkiye şunu kazandı demek istiyorum: Burada eski dili attık, yeni dile kavuştuk, milli varlığımıza kavuştuk. Ama bunu hangi yazar gördü? Hiçbiri. Bir de eleştirmenler yapay kişiler, zaten bilgisiz, sabırsız, bu kadar kitabı okur mu herif?
Yasemin: Orhan Burian farklıydı sizin için.
Dağlarca: Orhan Burian hayatımda gördüğüm beni ilk anlayan.
Yasemin: Ama son değil?
Dağlarca: Son değil çok şükür ki. Çünkü o öldü gitti. Son değil ama o adam bana mektup yazdı kendiliğinden beni buldu. Bana ‘bir elin nesi var iki elin sesi var’ın tadını yaşattı. O yüzden onu her zaman sevgiyle anarım. O da beni her zaman çok iyi değerlendirdi. Hatta dedi ki benim için, ‘Dağlarca haşmetle Türk edebiyatına girdi’ gibi yazılar da yazdı. Adam Londra’da yetişmiş, hatta öyle bir adamdı ki, öyle bir İngilizce biliyordu ki, Londra’da iken -onun arkadaşları bana söyledi- en eski İngilizce sözcüklerin tarihini ondan sorarlarmış, o bulur çıkarırmış arşivlerden. Öylesine çalışkan bir adamdı. Gözleri de bozuktu o yüzden, çok kalın gözlükleri vardı. Zavallı 40 yaşında apandistten gitti.
Yasemin: Ondan sonra sizi en çok anlayan kimler var?
Dağlarca: Çoğaldılar vallahi şimdi. Allah’a çok şükür ki beni anlayan seven çok kişi var. İzleyen, röportaj yapan kişi var. Özel sayılar yapan 20-30 dergi var. Çoğaldı.
Dağlarca: Hüsniye Hanım’ın söylediğine göre ben hala yakışıklı bir adammışım. Ben kendimi göremiyorum. Ama zaten kendimi hiç tanımam, bir şey söylesem gülersiniz. Bir gün, bundan 10 sene önce falan, Migros’un olduğu caddede yürüyorum, baktım vitrinde bir adam, yeşil gözlü, gayet temiz pak giyinmiş bir adam, “Ulan bu adam kim” diyorum? Arkama baktım kimse yok. Allah Allah, biraz daha yürüdüm, gene adam yürüdü camdan. Ulan ben miyim yoksa dedim? Benmişim meğerse.
Yasemin: Hay Allah!
Dağlarca: Vallahi billahi. Ben traş olurken aynada yalnız o yanağa, bu yanağa, bıyıklara bakar ve keserdim. Hiç kendime bakmam.
Yasemin: Kendinizle tanışmanız epey geç olmuş!
Dağlarca: Geç, on sene evvel, vallahi billahi. Samimiyetle söylüyorum. O adamı tanımadım, kim bu dedim. Vallahi inan, yeminle söylüyorum. Bu kim diyorum ya! Baktım kimse yok. Allah Allah. Gözlerimi gördüm, meğerse yeşilmiş. Hala bilmem nasıl?
Yasemin: O gün bugün hala yeşil Dağlarca, değişmemiş!
Dağlarca: Değişmemiş. Neyse.. Ben o zaman dedim ki, iyi bir şey ama pek de ilgilenmedim. Ne olacak, insanın asıl içidir güzel olan; huyudur, ahlakıdır, vefasıdır, insanlığıdır. Budur insanın güzelliği. Yoksa kaşınla gözünle alakadar bir şey değildir.
Yasemin: Tabii, kendinize gelince öyle diyorsunuz Dağlarca. Oysa gençliğinizde çirkin kadınların elini bile sıkmadığınızı söylemiştiniz bana. O günler geçti şimdi günah çıkartıyorsunuz. (Gülüşmeler)
Dağlarca: Eee ben kadın için söylemedim ama. Ben kendim için söyledim. Kadın deyince Bak Allah onu öyle yaratmış . Kadını yaratırken Allah daha itinalı yaratıyor. Çocukken bile daha başka türlü oluyor, büyümesi başka türlü oluyor. Babası her şeye rağmen erkek çocuğu sevse bile kız çocuğunun yerinin başka olduğunu hissediyor. Kadın bir geleceğin gömüsü olduğunu hissettiriyor, erkekte bu yok. Bu yaşta bile çocukta bir annelik kokusu vardır, bir doğurmak (üstüne basa basa söylüyor doğurmak sözcüğünün) güzelliği vardır. Erkekte bu yok. Erkek şey gibi, seyyar süzeğe benzer, eğilir şerbet verir ya, ona benzer; ama kadın öyle değil. Hele kız çocukta böyle, 10 yaşından itibaren göğsündeki o kımıldama var ya, o kızı birden bire büyütüyor.
Dağlarca: Canımı almayacaksın değil mi? Canıma kadar geldin.
Yasemin: Canınıza tak mı dedim Dağlarca?
Dağlarca: Canıma tak dedin. Güzel tabir. Güzel deyim. Hadi sorun?
Yasemin: ‘Karşılığında bir yaşama verilmemiş her şey değersizdir’ diyorsunuz.
Dağlarca: Evet. Bunu ben her zaman söylerim. Bu benim ana sözlerimden biridir. Başarının tek anahtarı budur. Ben günde iki saat piyano çalıyorum demek, ben piyanoyu biliyorum demek değildir. Bunu kendine ikinci yaşama edineceksin. Demiş ya bir müzisyen: Bir gün çalışmasam ertesi gün ben anlarım. İki gün çalışmasam dinleyicilerim anlar, üç gün çalışmasam halk anlar. Onun için her gün çalışmak zorundayım.
“Ben bir öğrenciyim. Şiir öğrencisiyim.”
Yasemin: “Sevgidir evrenin başını döndüren/ öpüşmese bir güncük/ duruverir gökyüzü”
Dağlarca: Bu onun çok edebi biçimde söylenişidir. Son sorunuzu sorun.
Yasemin: Son sözü siz söyleyin.
Dağlarca: İnşallah, son yirmi senenin içine bastım. (Gülüşmeler) Buna rağmen emin olun ben her gün yeniden işe başlayan yine de koca bir mermerden adam çıkarmaya uğraşan birisiyim. Ben bir öğrenciyim. Şiir öğrencisiyim.Bir şiir yazmıştım ‘dev’ diye. Dev derken Türk halkını kestettim. Kafasına vursan da uyanmıyor, morfin vursan da uyanmıyor. Uyanmıyor. Hele namussuz Batı’nın son kuralları: Ne diyor, Türkiye Atatürk’ün resmini asmayacakmış. Ulan köpek, Fransa’da adım başı Napolyon var be. Abideler bin tane. Onu niye tutuyorsun sen orada. Napolyon kim? Kalleşin biri. Evvela gelmiş devrimin subayı olarak, sonra devrimi ayaklar altına almış Cumhuriyet kurmuş bir köpek.
Şu satırla bitireyim. Yine benim bir dizem:
Göz görmediğinin büyümüşüdür.
RÖPORTAJ: YASEMİN ARPA
KAYNAK:NTVMSNBC
İNSAN NASIL ÖLEBİLİR,YAŞAMAK BU KADAR GÜZELKEN?

26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen Dağlarca, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana’daki ortaokullardan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladı. 1935 yılında piyade subayı olarak doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşan Dağlarca, ordudaki hizmeti 15 yılı doldurunca ön yüzbaşı rütbesiyle 1950’de askerlikten ayrıldı.1952-1960 yılları arasında iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışan Dağlarca, buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray’da kitabevini açtı ve yayımcılığa başladı. 4 yıl “Türkçe” isimli aylık dergiyi çıkaran ve ilk yazısı 1927’de Yeni Adana Gazetesi’nde yayımlanan bir hikaye olan Dağlarca, İstanbul Dergisi’nde 1933’te çıkan “Yavaşlayan Ömür” adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı.Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayımlanan Dağlarca, 1967’de ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından “En iyi Türk Şairi” seçildi.Türk şiirinin duayenlerinden Dağlarca, 1970 yılında kitabevini de kapatıp kendisini tümüyle şiire verdi. Bu dönemden sonra çoğunlukla çocuk şiirleri yazmaya başlayan Dağlarca, Türk şiirinin en üretken şairlerindendi.
13 Ekim 2008 Pazartesi
‘Contemporary İstanbul’
Geniş bir katılımla 90’ı yabancı, 148’i yerli 238 sanatçının eserlerinin yer alacağı ‘Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nı, bu yıl 50 bini aşkın kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, video art ve dijital sanat eserine ev sahipliği yapacak fuar bünyesinde bu yıl, özel bir proje olarak yurt dışından gelecek sergilerin yanı sıra “International Video Screening” adı altında farklı ülkelerin sanatçılarının videoları izleyicilerle paylaşılacak.
Akbank Private Banking sponsorluğunda gerçekleştirilen Contemporary İstanbul’da eserleri sergilenecek sanatçılar arasında ünlü sanatçı Burhan Doğançay da olacak.
TÜRKİYE’NİN EN DEĞERLİ ÇAĞDAŞ SANAT ESERİ
Fuarda, Doğançay’ın son dönemde yaptığı bir eseri de bugüne kadar Türkiye’de görülmüş en yüksek değerdeki çağdaş sanat eseri olarak, 1 milyon dolar bedelle satışa sunulacak.Dünya çapında tanınan isimlerin eserlerini de Contemporary İstanbul’da görmek mümkün olacak.
Andy Warhol, Gerhard Richter, Sam Francis, Sigmar Polke, Alen Jones, Tom Wesselman, Tony Cragg, Mayumi Okabayashi, Mike Berg gibi dünyaca ünlü sanatçıların yanında Semiha Berksoy, İnci Eviner, Kezban Arca Batıbeki, Ahmet Elhan gibi sanatçılar etkinlikte yer alacak isimler arasında bulunuyor.
GENÇ KOLEKSİYONERLERE EĞİTİM VERİLECEK
Contemporary İstanbul kapsamında sanatseverler için 4 gün boyunca gerçekleştirilecek davetlerin yanı sıra Sotheby’s Art Institute tarafından genç koleksiyonerlerin eğitimini hedefleyen bir seminer de etkinlik programı içinde yer alıyor.
KAYNAK:NTVMSNBC
1.
hoşça kal ayak izim
serseri sokaklarda
hoşça kal
kendine bir başka
gökyüzü büyüten
kardeşim
gece feneri
hoşçakal kal çaldığım
Islık
söylediğim türkü
doludizgin karlarda.
hoşça kal
annemin
yüzü
hep beyaz yaşmaklı
sırı dökülmüş bir yalnız
aynada.
hoşça kal
dolunayın
altında
ıhlamur ağaçlarına
kazıdığım
şey
hoşça kal uzaklarda yanan
anızların parıltısı hoşça kal.
2.
bir gün gelecek bu gün de
bir anı olacak nasılsa
oturduğumuz bu masa
bu kum saati, bu rüzgar, bu eski
komodin
bu kırık
sandalye
bu kelepir yürek
bu aşk
nasılsa.
3.
hoşça kal ayak izim
serseri sokaklarda
hoşça kal
yarım kalmış
duvar yazıları
hoşça kal
bir gün gelecek
akacak yeraltı suları
hoşça kal
yakut, bezirgan, gön
hoşça kal eski zaman
aktarları
gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.
BEHÇET AYSAN
28 Ağustos 2008 Perşembe
AŞKA DURAN ŞAİR İLHAN BERK
Bir gün Eleni geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor
Cahit Sıtkı Tarancı şiiriniz için ‘Her mısrada bir cigara yaktırıyor’ demiş. Ben de şiirlerinizi okuduğum zaman çok heyecanlanıyorum. Ama sigara içmediğim için de ne yapacağımı bilmiyorum. Ne tavsiye edersiniz?
Çok güzel... Şimdi çok ilginç bir şey o. Bir şairin halinden, bir şair daha kolay anlıyor. 1955’ler yahut 57’ler olabilir. İstanbul’da, Beyoğlu’nda, Salah Birsel’le dolaşıyorum. Cahit Sıtkı’ya rastladık; ben tanımıyorum onu. Salah Birsel beni tanıttı. Adımı söyleyince birdenbire dedi ki, “Kardeşim, sen her mısrada bir cigara yaktırıyorsun.” Bu çok önemli bir şey. Bunu bir şair kavrayabiliyor. Demek ki o zamana kadar yazılan şiirlerde -hâlâ da öyledir ya- bir şiir, bir mısra arka arkaya gelir. Benim o zaman bulduğum teknik ki onu Fransa’da çok sevdiğim Apollinaire diye bir şair vardı, onda fark ettim, dizeleri arka arkaya getirmiyor; aralara boşluklar bırakıyor, atlaya atlaya gidiyor. Benim tekniğim yeniydi. Bu teknik Cahit Sıtkı’yı ilgilendirmiş.
Beyazdı. Beyaz bir su, kocaman, eski
Düşendim ben öpüşünün balkonların-
dan. Vurmuş göğüme yatıyordu Çılgın.
Şiiriniz çok heyecanlandıran ve şaşırtan bir şiir.
Şiir şaşırtmalıdır derim, doğal olarak. Tabii heyecanlandırmalı da. Okur için ve benim için bu önemli bir şey. Bu kolay değildir; bir şiirin heyecanlandırması... Böyle bir şiir yazmak gerekiyor. İlk anda ben şiirimin şaşırtıcılığına inandım. Şaşırtan şiirleri yazmaya çalıştım. Şimdi de doğal olarak devam ediyorum. Şiirin öyle yerleri olmalı ki, okurken bile şiire bombalar sıralamak gerek. Yani öyle bir tekdüzelik değil de birdenbire bir yerlere atlamalı. Birdenbire şiir kendini değiştirmeli, birdenbire okuru şaşırtmalı.
Böyle söylediğinizde şiiri ‘us’la yazılan bir şeymiş gibi algılamak gerekiyor. Ama şiirde ‘us’u dışlamaktan yanasınız. Bu bir çelişki değil mi?
Usun şiirdeki yeri benim gözümde çok azdır. Çünkü usun girdiği yerde heyecan, şaşırtma pek olmaz. Şiir şaşırtmalı dediğim zaman usu bir kenera atalım demiyorum. Gerektiğinde kullanıyorum usu. Çünkü us girdiği zaman her şey anlaşılır oluyor. Diyelim bir Orhan Veli şiirini okuduğunuz zaman baştan sona anlarsınız ilk ağızda. Ben böyle bir şeyi düşünmüyorum. Şiir ikide bir şaşırtmalı, düşündürmeli diyorum.
Şair İlhan Berk’i neler şaşırtıyor?
Gittikçe şaşırtan şeyler azalıyor benim için. Bu kadar yaşayınca... Şaşırtan şeyleri arıyorum. Yaşlı bir şair var, çok seviyorum şiirlerini, kapalı bir şiir. Yakınlarda öldü; bir kaç yıl önce. Bir lafı var, diyor ki; “Şairin hiçbir şeyi yoktur. Bir ünü vardır. O da ohhoooooooo...” Öyle. Şimdi, 1994’te Fransa’da kitabım çıktı. 95’te İspanya’da kitaplarım çıktı. Son olarak yine İspanya’da 4. kitabım çıktı. Geçen yıl da Amerika’da bir kitabım çıktı; seçme şiirler. İspanya’da çıkanlar; seçme şiirler. Ekim’de de seçme şiirler İngiltere’de çıkacak. Ne diye anlattım bunları sana?. Haa... Şimdi Almanya Heidelberg’e çağırdılar beni. Sonra da Hamburg’a da gideceğim.
Şiirlerinizin Türkiye dışında çevriliyor ve okunuyor olması neler hissettiriyor?
İspanya’da tanınıyorum. Şairlerin hayatı hep böyledir, kim okur, kim sever bilmezsiniz.
Böyle bir merakınız vardır ama...
Şimdiye kadar olan merakımdan biliyorum ki kitaplarım oralarda tekrar basılmıyor. Bir İngiliz için bir Alman için bir İlhan Berk kimdir? Orada kitap çıkıyor, belki bir yirmi kişi ilgileniyor.
Şair İlhan Berk’i nelerin şaşırttığını konuşuyorduk...
Azaldı... İlgi alanlarım azaldı çünkü. Bütün ilgiyi şiire gösteriyorum. Ondan başka birşeyle ilgilenmiyorum.
Sizin şiirinizde beni çarpan, etkileyen şeyin ne olduğunu düşünürken şu sonuca vardım. Siz ‘Nesne öznesine karşı gelmesini bilmeli’ diyorsunuz. Çok etkilendiğim, nesnenin özne yerine geçtiği dizeleriniz var:
“Gece burada uyuyor.”
“Güneş uzanırdı.”
Benim laflarım mı bunlar?
Kitaplarınızdan alıntı yaptım...
“Bir uyku, balkona yaslanıyor”
Müthiş!
“Yağmur, haritayı açıp nereden başlayayım diyor.”
“Bir ağaç öne çıkıyor, bir şey söylemek istiyor.”
“Dolaşmaya çıkmış deniz kıyısı kendine yeni yerler arıyor”
Çok ilginç!
Unutuyor musunuz şiirlerinizi?
Bunları faksla bana. Unutma. Sizi alıp götüren bir şey özne. Ama öznenin ikide bir nesnenin önüne çıkması kullanılmasından rahatsızlık da duyuyorum. Özne yer değiştirmeli nesneyle. Öznenin başa geçmesini geciktirmeliyiz. Böyle bir şiir yapısı içinde zikzaklar oynayabilsin istiyorum.
Şaşırtıcılığı sağlayan şeylerden biri de bu sanıyorum.
Böyle bir boşluk da isterim. Aransın biraz diye. Ne demek istiyor bu adam diye...
Şiiriniz üzerine düşünürken şiirinizi masalsı bulduğumu da söylemeliyim.
Masalsı mı?
Evet masalsı ve sözcüklerinizin uzun gölgeleri olduğunu düşünüyorum.
Çok güzel. Boş kağıt var mı, yazsana oraya bu söylediklerini.
Yazdım.
Verir misin onu bana? Evet. Sözcükler üzerine yazıyorum da bunu orada kullanabilirim
Benim gölge olarak düşündüğüm, imgeler ve çok anlamlılık olabilir mi?
Bir okuyuşta kendini bitiren bir şiir değil... Öyle bir şiir yazdığımı sanıyorum. Tabii öyle şiirlerim de var. Bugün öyle düşünüyorum daha çok.
“Atımı istedim evin göğü gerindi” dizenizi okuduğumda, göğün çatısı benmişim de çatırdıyorum gibi geldi bana...
İlginç tabii. Mehmet Fuat çok severdi bu dizeyi.
Çağlar arasında mekik dokuyan bir şiir aynı zamanda sizin şiiriniz. “Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü” diyorsunuz.
Daha çok “Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum” kitabından.
Bazı dizelerinizi hayatımızla ilgili bir kilidi açabilecek güçte buluyorum. Bu o kadar çok ki sizde. Sizin de bazı sözlerinizi ve şiirlerinizi anımsamadığınızı görünce?.. Birden çok kişinin yaşamı var sanki sizde.
Güzel bir şey bunları görebilmeniz. Şair, köktenliği arıyor. Büyük bir kavrayışı yakalamak istiyor. Yeryüzünden böyle bir şeyin geçişini yakalamak istiyor. Çağı geçiyor mesela, o çağı yakalamak istiyor şair. Şimdi, Lizbon’dayım, Pessoa’nın yaşadığı kahveye gittim. Pessoa’nın yanında oturuyorum. Onunla çay içiyorum. Sonbahardı ama güneşli bir gündü. Bir kadın paltoyla geçti, müthiş giyinmiş. Heykele baka baka geçti. Birden ‘Bu kadın Pessoa’nın sevgilisi olabilir’ diye düşündüm.
Neden?
Bilmiyorum. Çünkü dünya Lizbon denilen bir kenti öğreniyor. Bir adam var, “Lizbon’da yaşamıştı” deniyor ve şiirleri yayılıyor. Bu çok hoşuma gitti benim. Orada bir kenti temsil ediyor adam. O kahveye gidermiş her zaman. O kahveci de onun heykelini yaptırmış.
Şiir dışında nelerle ilgilenmek isterdiniz?
Şiir dışında hayatla ilgilenmek isterim. Çok kadınlar sevdim mesela. Şimdi de birini seviyorum. Başka birisini de görmüyorum mesela, böyle bir şey.
Dururum herhalde aşka, herhalde oraya
Birisini severken başka birisiyle de mi heyecanlanmayı istiyorsunuz?
Şimdi artık heyecanlandırmadığını görüyorum. Bir değişiklik bu tabii ki. Çok değişik bir şey görmüyorum. Çok kalabalık bir şeyin içinde yaşıyorum. Neyse...
Mario Luzi’nin “Zaman ki aynı kılar her şeyi” sözünü kullanmıştınız Kült Kitap’ta. Farklı yaşlarda aşkın yaşanmasına dair farklılıklar da oluyor mu?
Tabii, tabii... Benim hayatımda aşk hiç eksilmedi. Şimdi de 24 yaşında bir sevgilim var. Başka bir şey pek ilgilendirmiyor beni. Bu ne demek? Azalıyor demek. Birisinin üzerinde toplanıyor bu. Yaşla belki böyle bir şey oluyor. Ama pek olmazdı eskiden.
Odaklanma mı?
Odaklanma, evet. Hayat beni şaşırtmıyor dediğim zaman bunu söylemek istedim.
Bu enerji ile ilgili olsa gerek?
Enerji... Beni hep bir insan ilgilendirmiştir, çarpmıştır beni. Kitaplarımın çoğunda bunları yazmışımdır.
Siz şiirde de erotizmden değil, tutkudan yana tavır alıyorsunuz değil mi?
Evet.
DEVRİMCİDİR KADIN, MÜTHİŞTİR
Bir söyleşinizde aşk için “Bu bilinen bir şey değildir. Biliyormuşuz gibi davranıyoruz” diyorsunuz. Sizce, üzerinde bu kadar çok konuştuğumuz, kafa yorduğumuz, kütüphaneler dolusu kitap yazılmış bir konu olan aşk, niçin hâlâ bilinemez bir şey?
Evet. İyi bir laf etmişim; biliyormuşuz gibi davranıyoruz demişim. Hakikaten bilinen bir şey değil aşk. Evvela şu çok önemli; aşkı bilmiyoruz başımıza geliyor aşk. Çarpan bir şey. Yani birisine rastlayacağım, ilişki kuracağım diye düşünemezsin. Bu birdenbire çarpıverir. Aşkın bütün benzersizliği, büyüklüğü; başa gelen bir olay olmasındandır. Tak diye geliyor. Hesaplı, düzenli bir iş değil, anlatabiliyor muyum? Devrimcidir kadın, müthiştir, insanı değiştiren bir şeydir. Hayatını altüst ediyor; büyük bir şey.
Gövdenin hâlâ özgürlüğe kavuşamadığından ve tarihin insan gövdesini sevisel bir varlık olarak görmek istemeyişinden söz ediyorsunuz. Şairler herhalde bu konuda en az tutucu davrananlardır...
Aşka kapalıdırlar diye mi düşünüyorsunuz?
Hayır, tam tersini düşünüyorum.
Evet. Ortaçağ kapatmıştır bazı şeyleri. Aşk çok büyüktür. Kadını yüce bir varlık olarak görüyorum. Devrimcidir kadın. Bu varlığın görülmemesi anlaşılır bir şey değil.
KADINI EN İYİ ŞAİRLER ANLAMIŞTIR
Bazı insanlar, şairler ve yazarların aşka ve çoğul ilişkilere daha açık, onların bu konudaki enerjileri daha yoğun olduğunu düşünür. Sizce?
Şimdi şu söylenebilir. Kadını, en iyi şairler anlamıştır diyebilirim. Kadın üzerine, aşk üzerine o kadar duruyor ki şairler; haklıdırlar. Yüce bir şeydir. Büyük bir şeydir demek istiyorum.
Bu dünyada bir senin yalnızlığına vardım
Arif Damar’la söyleşimizde Dağlarca ile aralarında geçen şu konuşmayı aktarmıştı: Arif Damar, Dağlarca’ya “Şairden iyi sevgili olur, iyi koca olmaz” diyor. Dağlarca da “Şairden iyi sevgili de olmaz iyi koca da” diye yanıtlıyor.
Ben kötü bir koca olduğumu sanmıyorum ama doğrudur söyledikleri. Mesela benim karım çok iyi bir insandı. Beni müthiş beslemiştir. Düzeltmiştir beni. Ben de ona karşı tabii kendimi şey yapıyorum... Ama bir yerde şöyle bir şeye giriyorsunuz. Mesela diyelim ki özel olarak karım için yürürdük Bodrum’da. Beraber yürümüş olmak... Fakat yolun bir yerinde bakıyorsunuz ki yine kendini dalmış olarak bulursun. Bunu fark ediyordu, kırılmıyordu. Böyle bir şey var. Şair çok kendine bağlı bir adam. Ben mesela şöyle demiştim karıma: “Bak” dedim; “evvela benim şiirim var. Sonra sen, sonra oğlan var.” Bütün hayatımda bu gerekçeyi uyguladım. Bu tabii bir kadına karşı söylenilir laf değil. Gerçek bu. Buradan ne çıkartırsanız çıkarırsınız.
Bu eşiniz Edibe Hanım’ın da kabul ettiği bir şey.
Çünkü bir adamı sevmiş. Ondan bir çocuğu var.
Bir şair olarak siz hangi şehirle ilişkilendirilmek, anılmak istersiniz?
İstanbul olmasını yeğlerim. İstanbul büyük bir şehirdir. Beni çarpar, şaşırtır. Her an, her sokak, her dönemeç şaşırtır insanı, düşündürür. Öyle bir kent yeryüzünde çok az vardır. O yüzden İstanbul’u çok severim.
Ama Bodrum da yaşıyorsunuz?
Bodrum’da yaşıyorum, evet. Benim yazı evimdir Bodrum. Yazı odamdır. Pek ilişkim yoktur kentle. Başlangıçta biraz vardı. Şimdi buraya kapanıyorum, burada çalışıyorum.
Hâlâ bitirdiğinizi düşündüğünüz şiirleri sokaklarda okuyor musunuz?
Her bitirdiğim şiiri genel olarak kendi kendime okurum dışarıda.
Kendi şiirleriniz ezberinizde kalır mı?
İlk yazdıklarım hep kalır. Bir defa şiir bende tam olarak çıkar, yani ezberimdedir şiir. Sonra unutuyorum tabii.
Bir çırpıda dilinize gelen, ezbere söyleyebileceğiniz bir şiiriniz var mı?
Ezbere hiçbirini söyleyemem. Son yazdıklarımdan az buçuk söyleyebilirim ama parçalanmış olarak. İki dize okuyabilirim: “Ben durdum / yol yürüyordu.”
Genç kuşaktan kendinize ‘akraba’ gördüğünüz şairler yok mu?
En çok sevdiğim Sina Akyol. Gonca Özmen, Haydar Ergülen, Birhan Keskin, Gülten Akın... Sevdiğim şairler çok var yani...
Yeni şairler keşfetmeyi seviyor musunuz?
Yeni şairler tabii şiirlerini gönderiyorlar. Bakıyorum kitaplara. Beni ilgilendirirse bazen telefon da ediyorum veya yazıyorum; ‘Şiirinizi sevdim’ diyorum. İlgilendirmiyorsa hiçbir şey göndermiyorum.
HER SÖZCÜK BİR FIRTINADIR
Akımlarla ilgili olarak, şu anda şiirde yeni bir akımdan, oluştan söz edilebilir mi?
İkinci Yeni hâlâ yaşayan bir akım olarak sürüyor. Ondan beri böyle değişik bir şey henüz yok. Her zaman da olmaz bu. Çağlar içinde mesela 18. Yüzyıl Fransız şiirinde ünlü şairler yoktur.
Bunu neye bağlıyorsunuz, toplumsal dönüşümlerle mi ilgili?
Bir şeye bağlamıyorum. Çağımızın çok değişik şairleri var. Çağı etkilemeyi sürdürüyorlar. Dünyanın her yerinde şiir yazılıyor. Bunların birçoğunu da okuyoruz zaten. Dünyada da yani gözümden Amerikan şiiri çok büyük olarak geçiyor. Fransız şiiri çok büyüktü, büyüklüğünü kaybetti. İtalyan şiiri için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
Akımı tanımlarken, ‘Bazı ozanların çağa parmak kaldırmasıdır’ diyorsunuz. ‘Şiir horozu kaldırılmış bir tabanca gibidir’ diyorsunuz. Şiir bugün o güçte olmadığı için mi yeni akımlar ortaya çıkmıyor?
İlginç.
“Sözcükleri kaldırın dünya durur” ve “Her sözcük bir fırtınadır, yalnız şiirde patlar...”
İlginç.
Bu dizeleri herhalde kendinizden geçme halinde yazdınız...
Epeyce yoruldum. Bilmiyorum cevaplayabildim mi... Şair kendine çekiliyor. İhtiyaç duyarsa ilgileniyor. Asıl sorun kendisi. Şair devamlı kendini kurcalar. Bütün derdi şairin kendisi, kendi sorunları. Onun dışında dünyayı bazen ıskalayabiliyor.
KAYNAK:NTVMSNBC.COM
RÖPORTAJ: YASEMİN ARPA 15 EYLÜL 2006
BÜYÜK ŞAİR İLHAN BERK'İ YİTİRDİK!

Edebiyat dünyasının acı kaybı... Ünlü şair İlhan Berk 92 yaşında prostat kanserine yenik düştü.
İlhan Berk, yaklaşık 1 haftadır prostat kanseri ve kronik böbrek yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü Bodrum Devlet Hastanesinde kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.
40 yıl önce Bodrum’a yerleşen Berk, bir süredir Bodrum Devlet Hastanesi’nde prostat kanseri nedeniyle tedavi görüyordu. 19 Ağustos’ta durumunun ağırlaşması üzerine hastaneye yatırılan Berk, öğle saatlerinde yaşamını yitirdi. Berk, Cumartesi günü Adliye Camisi’nde öğlen kılınacak cenaze namazının ardından Türbe Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
İLHAN BERK KİMDİR?
İlhan Berk, 1916 yılında Manisa’da dünyaya geldi. Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’ndan mezun olan Berk, Espiye’de 2 yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girdi.
Enstitünün Fransızca bölümünden 1944’te mezun olan Berk, 1945-1955 yılları arasında Zonguldak, Samsun ve Kırşehir’de ortaokul ve liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Ankara’da Ziraat Bankası’nın yayın bürosunda çevirmenlik yapan usta kalem, 13 yıl sonra 1969’da emekli oldu.
Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un şiirlerini çevirerek kitaplaştıran İlhan Berk, Bodrum’a yerleşti. Berk, bu tarihten sonra kendini tümüyle yazmaya verdi ve bir anlatı kitabının dışında, yalnız şiir ve şiire ilişkin yazılar yazdı. Berk, modern dünya şiirinin iki büyük şairi sayılan Arthur Rimbaud ve Ezra Pound’un kimi şiirlerini de çevirerek kitaplaştırdı.
“YAZMAK MUTSUZLUKTUR”
İlhan, Berk, ilk şiirlerini Manisa Halkevi’nin dergisi Uyanış’ta 1935 yılında yayımladı. Berk, 19 yaşındayken “Güneşi Yakanların Selamı” adıyla kitaplaştırdığı bu şiirlerinde “hece vezni” kullandı. Bu eserler, o dönemin şiir anlayışına özgü bir karamsarlık taşıyordu. “Sonsuzluk”, “kızıl”, “hulya”, “ateş” en sevdiği sözcüklerdi. Şairin, sembolist şiirden esinlenilmiş izlenimi veren imgeler yapmayı sevdiği, “Bir karanlık gecenin masmavi seherinde/Kızıl başörtünle gül yüzlü bahçede görün” mısralarında görülüyordu.
İlhan Berk, 1940’lara doğru “Yeni Edebiyat” anlayışı içinde yer aldı. Servet-i Fünun (Uyanış), Ses, Yığın, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yazılar kaleme alan Berk, Türk şiirinin en deneyci şairlerinden biriydi.
Berk, 1979’da “Kül” ile TDK Şiir Ödülü, “İstanbul” ile 1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülü, 1983’te “Deniz Eskisi” ile Yedi Tepe Şiir Armağanı’nı, 1988’de “Güzel Irmak” ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
Uzun yıllara yayılan şiirini eskitmeden bugüne değin taşıyan ve “mutlu insanın yazamayacağını” düşünen İlhan Berk, bir dizesinde şöyle seslenir:“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz/Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan/Ve bana bu yeryüzünü cehennem eden/Bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak...”
ESERLERİ:
ŞİİR:
Güneşi Yakanların Selamı (1935)
İstanbul (1947)
Günaydın Yeryüzü (1952)
Türkiye Şarkısı (1953)
Köroğlu (1955)
Galile Denizi (1958)
Çivi Yazısı (1960)
Otağ (1961)
Mısırkalyoniğne (1962)
Âşıkane (1968)
Taşbaskısı (1975)
Şenlikname (1976)
Atlas (1976)
Kül (1978)
İstanbul Kitabı (1980)
Kitaplar Kitabı (1981)
Deniz Eskisi-Şiirin Gizli Tarihi (1982)
Delta ve Çocuk (1984)
Galata (1985)
Güzel Irmak (1988)
Pera (1990)
Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993)
Avluya Düşen Gölge (1996)
Şeyler Kitabı Ev (1997)
Çok Yaşasın Sayılar (1998)
DÜZYAZI:
Şifalı Otlar Kitabı (1982)
Bir Uzun Adam (1982)
El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983)
İnferno (1994)
Kanatlı At (1994)
Logos (1996)
Poetika (1997)
ÖDÜLLERİ
1979 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Kül ile
1980 Behçet Necatigil Şiir Ödülü İstanbul Kitabı ile
1983 Yeditepe Şiir Armağanı Deniz Eskisi ile
1988 Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Güzel Irmak’la (Ferid Edgü ile paylaştı)
23 Temmuz 2008 Çarşamba
FETHİ NACİ HAYATINI KAYBETTİ!

Edebiyat dünyasında kayıp. Türk Edebiyatının önde gelen eleştirmenlerinden yazar Fethi Naci, İstanbul Cihangir’deki evinde bu sabaha karşı vefat etti.
Türk edebiyatının son 50 yılına damgasını vuran en önemli isimlerden biriydi Fethi Naci. Eleştiri kurumunu edebiyatımıza yerleştiren ve bu alandaki en yetkin imzalardan biri haline gelen Fethi Naci eleştirmen sıfatıyla yazarlar kadar çok okunan belki de tek isimdi.